31 Ocak 2023 Salı

Bavul Dolusu Gülüşler



 

 

Bavul Dolusu Gülüşler

 

I

Gülüşü güzel kadın

Kopar beni bu hayattan

Aklıma dolan yalandan

Ayağıma dolanan yıllardan

Ört üstünü ayrılıkların

Savur tüm kötülükleri

Gülüşü güzel kadın

Söyle en güzel türküleri

 

II

Korkma kimse duymaz ağıtlarımızı

Sevmek diye bir günah yok

Bulmak istiyorsan yarınlarımızı

Topla bavulunu doldur içine

Naftalin kokulu anılarımızı

Karış usulca şehrin rengine

Gülüşü güzel kadın

Söyle en güzel şarkımızı

 

III

İki yakaya kurulmuş bir şehirde

Aç bavulunu, çıkar şimdi hatıraları

Yeniden ser göğe gülüşlerini

İki aşık kule kuşansın aşkın renklerini

İki yakası bir araya gelmez bu şehrin

İlikle düğmelerini geç kalmadan

Ey gülüşü güzel kadın

Musa gibi süzül ortasından

30 Ocak 2023 Pazartesi

Cansız Hatıralar Geçidi

Cansız Hatıralar Geçidi

Gri ve puslu
Dokunmuştur zamanın asası
Asırlar öncesinden sanki
O an bir aynada
Yalanmış gibi unutulan
Bakışlar ve gülüşler
Gri ve puslu
Kalır bir duvarda

Asırlar öncesinden sanki
Her kare, her karede bir yer
Çok uzak yıllardaymış gibi bir yer
Lakin dünden kalan kadar yakın
İki renkli siyah ve beyaz rüya
Gözler ve sözler tutulmuş
Gelin beyaz güvey siyah
Kalır bir duvarda

İnatla bağırıyor gri ve sepya üzerinde bir Kızılderili
Ruhumuzu çalıyor bu fotoğraf makineleri
Elinde baltası oyuyor zamanın duvarlarını
Bir deve üzerinde çöl bedevisi
Yudumluyor kumulları asırlar öncesinden sanki
Durur tarihin sayfalarında

Mezar taşları altında ölüler
Unutulur onlardan kalan gülüşler
Zihinlerden silinir suretler
Kıyameti kopmuştur çoktan
Sevilenler fotoğraf albümlerinde
Rengârenk bir cenneti yaşar
Ölümsüzlük ne gri ne sepya
Hatırlattıklarıyla gâh bir sonbahar
Gâh bir deniz mavisidir
Ya kızıl gün sonları
Ya turuncu yaz başıdır
Ve nesilden nesile bu cümbüş
Taşınır fotoğraf albümlerinde

29 Ocak 2023 Pazar

Bir Otobüs Masalı


 





Apar topar hazırlanıp kapıda bekleyen bir araçla akşamın bir vakti daracık bir araç içerisinde kardeşlerim ve valizler arasında yolculuğa başlamıştık. Annemin hele de babamın yüzünü hiç göremiyordum. karanlıkta da bir şey seçememenin sıkıntısıyla midem bulanmıştı. Yol tutuyor, dedikleri şeyin başıma bilinçli olarak ilk kez geldiği o anı hiç unutmuyorum. Yine akşamın karanlığında bir yerde indik. Birkaç otobüsün durduğu ve bana göre kalabalık olan bir yerde valizlerle kardeşlerimle otobüslerden birine yaklaşıp bindik. Babam ve ben hemen şoförün arkasında, bizim de arkamızda annem ve iki kardeşim oturmuş beklerken otobüsün direksiyon simidi dikkatimi çekmişti. Devasa bir çemberi andıran bu nesneyle oynama isteği oluşmuştu içimde. Ben, şoför mahalline dikkatimi vermiş göstergelerin, ki o zaman hepsine ayrı ayrı saat gözüyle baktığımı hatırlıyorum, irili ufaklı hallerine de kendimi kaptırmış halde bakıyordum. Nice oyunlar kurdum o an, koca otobüsü sürdüm bilmediğim diyarlara. Okuldan eve, evden okula kadar da sürdüm.


Sonradan kocaman göbekli, bıyıklı bir adam ağır ağır çıktığı merdivenlerden tahtına kurulan krallar gibi usulca oturdu direksiyon simidinin başına. Gürleyerek çalışan otobüsün iç ışıkları yanıp da göstergelerin de ışıl ışıl olmasına bayılmıştım. Şoförün hemen ardında otururken sürülecek bu otobüsün homurtuyla hareket etmesine de ayrıca hayran kalmıştım. Otobüsün içi, göstergeler ışıl ışıl ben bir rüya oyun gerçekliğinde, çıkacağımız bu yolculuğun heyecanı içindeydim.


Önceki yolculukların hiçbirini hatırlamıyorum. O an için ise bu denli hafızamda canlı olan bu ilk yolculuk anısı belki de ilkokul yıllarımın başına denk geldiği için olabilirdi. Okuma yazmam olduğundan anlamını bileyim ya da bilmeyeyim her şeyi okuduğumdan hafıza kaydım o zamanlar bilinçli olarak başlamıştı. Küçük dolmuşlar, arabalar yanında içinde bulunduğum bu otobüs, ayrı bir çekiciliğe sahipti. Memuriyete bağlı bir çekirdek aile olan bizler nice sonraları babamın görev yerinin değişmesi nedeniyle taşınmaların ardından bayramlarda ya da yarı yıl tatillerde memlekete ziyarete gidişlerimizde hatıralarımın en önemli nesnesi olacaktı otobüsler. Kaderimde ve de herkesin kaderinde otobüsler hep vardı, şimdilerde uzağım ama hala birilerinin gidiş-dönüş hikayelerinin hala vazgeçilmezi otobüslerdir. Üniversite yılları, ardından memuriyet mirası babadan bana kalınca İstanbul ve Ankara’ya gidiş-dönüşlerimde otobüsler hep ilk anımsadığım an gibi dahil oldu yolculuğuma.


O ilk anda olduğu gibi hep en önden bilet almayı hedefler nadiren gerilere düşsem de amacımda genelde başarılı olmuşumdur. O ilk anın akşamında otobüs hareket ettikten bir süre sonra ayağa kalkıp geriye doğru baktığımda tüm koltukların dolu olduğunu, herkesin bir anda bana baktığını sanıp korkuyla yerime oturduğumu hatırlıyorum. Babam hiç konuşmuyordu, annem ve kardeşlerimi merak ediyordum. Koltuk arasından kardeşlerime baktığımda birinin koltukta kıvrılıp uyduğunu, diğerininse annemin kucağında uyuduğunu gördüm. Cam tarafından anneme baktım ama başı otobüs penceresine dönük yüzük asık dışarıya baktığını gördüm. Ben da pencereye döndüğümde ilk başta bir şeyler seçememiştim. Zifiri karanlık. Önüme dönüp de yola bakmaya koyuldum. Yolda da otobüs farlarından aydınlanan karanlığın içinde ilerliyor olmamızdan başka bir şey yoktu görecek.


Otobüs içinde konuşanların sesleri birer ikişer kesiliyordu. Ağır bir sigara dumanı yavaş yavaş içimi kaldırıyordu. Şoförle babam sigara içmede adeta yarışıyor gibiydi. Tek fark şoför içerken solundaki camı hafif aralık bıraktığından oradan otobüs içine dolan serin havayla kendime gelebiliyordum. Babam veya arka koltuklardan birilerinin sigara içmesiyle duman otobüsün içini tamamen kaplıyor işte o zaman benim “yol tutması” denen rahatsızlığım ikinci kez başlamış oluyordu. Annem, hissetmiş olacak ki öne tarafa, koltuk arasından bir poşet uzatıverdi. Babam hızlı bir hareketle onu alıp ağzıma doğru getirmesiyle içimdeki rahatlama hissi anlık olarak gerçekleşse de bu seferde bir utanma duygusuna yenik düştüm. Sanki herkes beni görmüş, bana bakıp “istifra eden bu çocuk” diyor ve parmak sallıyordu. Bu utanç bir süre sonra tiksintiye neden olmaya başladı ki imdadıma tuvalet molası yetişti. Gecenin bir yarısı durduğumuz bu yerde herkes çay içiyor yanında da sigaralarını eksik etmiyordu. Ailecek tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra annem elimi yüzümü yıkamış hala içimin bulanıp bulanmadığını sormuştu. Bulanıyordu elbet, ama o an bunu itiraf edemezdim. Kadın işte, anlamış olacak ki elime bir poşet daha tutuşturup olur ya otobüste ikinci bir istifra vakasında tek başıma kendi işimi nasıl halledeceğimi kısaca göstererek otobüse bindirdi beni. En küçük kardeşimi kucağında tutan babam bebeği anneme verir vermez yeniden aşağı inip bir sigara daha yakıp yüzü asık otobüse bindi. Yeniden hareket eden otobüste uykuya dalmışım ki sabahın ilk ışıkları yüzüme vururken uyandım. Babam hala uyanık ve ileriye doğru bakmakta, annem ve kardeşlerim ise uymaktaydı. Otobüste de uyananlar artmış olacak ki konuşmaların tonları artmaya başlamıştı. Çok sürmedi ufak tefek evler görünmeye başladı. Geniş tarlalar sonsuz gibi geldi bana. Yavaş yavaş insanlara da denk geliyordum. Her biri bir tarlanın kenarında ya da birden fazlası bir tarlanın içinde sabahın erken saatinde ne yapıyordu ki diye düşündüm. Evlerin sayıları artıkça bir köyden ya da kasabadan geçiyorduk ve yol kenarlarında okuyabildiğim kadarıyla köylerin adlarını aklımda tutmaya çalışıyordum. En çok da “Adana” tabelasına denk gelmiştim. Bir nehir üzerinden geçtik gördüğüm en büyük nehirdi. Korktum da ya otobüs geçerken köprü yıkılırsa diye. Ve evler sıklaştı, görüş alanım içinde her taraf evlerle doluydu. Babam ve şoför yine sigara içmekte yarışıyordu. Arkadan yolcuların uğultuları da artmış, herkes çoktan uyanmıştı. Gençten biri bizden başlayarak herkese kolonya tuttuğunda şaşırmıştım. Belki uyandıkları için yolculara iyi gelen kolonya kokusu benim midemi bulandırmış gece boyu elimde tuttuğum poşeti kullanmama neden olmuştu.



Evlerin iyice sıklaştığı gibi arabaların, kamyonların, otobüslerin de sıklaştığını görüyor, bunca aracın varlığına hayretler içinde kalarak bakıyordum. Bir de oyun türetmiştim hemen, kamyonlarla otobüsleri sayıyordum. Şehir denen gerçekliği ilk o an fark ettim. Bölünmüş yollarda karınca gibi ilerleyen irili ufaklı tüm araçlar zihnimi bulandırmıştı. Kaybolma korkusu içime yerleşmiş inince anne ve babamdan bir an olsun uzaklaşmamaya karar vermiştim. Annem oturduğumuz yerde evden fazla uzaklaşmamız için verdiği o “seni alır götürürler” tehdidi burada gerçekten olacak gibiydi. Ağır bir ilerleyişle sayamadığım kadar otobüsün olduğu bir yere gelip durdu otobüsümüz. Dizlerimde derman yoktu. Babam annemin kucağından kardeşimi alır almaz otobüsten bir solukta indik. Annemin elini sıkı sıkı tutuyordum. Bir küçüğüm benden de beterdi, sersemlemiş, yol yorgunluğu her halinden belli oluyordu. İçten bir hareketle annemin elini bırakıp kardeşimin elinden tuttum. Annem ve babam iki valizimizi alıp yürürken peşlerinden minik ve hızlı adımlarla onu takip ettik. Otobüslerden uzaklaşınca bir taksiye valizleri koyup hareket ettik. Babam önde kardeşlerim ve annem arkada ilerlerken gözlerimi gördüklerimden alamıyordum. Binlerce tabela, büyük evler, yayan insanlar… her şey o kadar karışıktı ki…


Bir bina önünde durup arabadan indik, iki katlı evin demir kapısı üzerindeki bir düğmeye bastı babam. Yukarıdan bir kadın sesiyle irkildim. Ardından başka sesler de karıştı kadının sesine. Sağ üstümde bir pencere daha açıldı yaşlı bir kadının bize seslendiğini gördüm. Anladım ki hepsi akraba, otobüs yolculuğunun sırrı buydu demek. Binanın küçük bir bahçesi vardı, içinde bir asma binanın damına kadar uzanıyordu. Böyle bir asmayı da ilk kez görmek yolculuğum adına ayrı bir unutulmaz andı. Demir kapıyı babamdan az kısa, güleç yüzlü bir kadın açtı. Babam ve annem ellerini öptüler kadının, ardından bana ve kardeşime de öptürdüler. Ardından az önceki yaşlı kadın geldi annem ileri atılarak kadının ellerinden öpüp ağlayarak sarıldı kadına. Kadıncağız gülüyor olması dikkatimi çekti. Babam, arkasından ben ve kardeşim de elini öptük. Bizleri kınalı elleriyle severek ardı ardına eğilip öpüyordu yaşlı kadın. O an o da bir ağıt tutturdu. Kardeşimle bana ne kadar büyümüşler diyerek sarılıp sarılıp ağladı. Bu ağıtlar beni korkuttu az daha ben de ağlayacakken babamın asık yüzünden çekinip yutkunarak vazgeçtim. En küçük kardeşimi kapıyı açan kadın kucaklayıp yukarı doğru çıkınca hepimiz onu takip ettik. İki kat merdiven tırmanmak otobüs yolculuğunun üstüne ayrı bir macera oldu benim için. Eve girer girmez saılmalar, opüşmeler, ağlamalar devam etti. İlk kez gördüğüm kadınlar babamla konuşuyor devamlı arada geçen “ başın sağ olsun” sözüne karşın babamın asık yüzle cevap verişini izliyordum. Bir ara yaşlı kadının torunum gel buraya, diyerek beni çağırmasından kadının nenem olduğuna, diğerinin de konuşmalar sonunda dayımın eşi olduğunu söylemesiyle akraba evinde olduğuma karar verdim. Babam kalkıp bizden ayrılınca yengem kahvaltılık hazırlayıp açlığımızı giderdi. Daha sofradan yeni kalkmıştık ki kapı zili çaldı. Bu da bir ilkti benim için. Yengem bizi karşıladığı pencereden aşağıya bakıp babamın geldiğini söyleyince yeniden aşağı indik. Uzun mavi bir araba kapıda duruyordu. Böylesini de ilk kez görüyordum. Yine arkaya annem ve kardeşlerimle ben oturduk öne de babam kuruldu. Araç şehrin içinden geçerken ben etrafa hayran hayran bakmaya devam ettim. Bir süre sonra şehir bitti ve kıvrılarak tırmandığımız her yanımızın ağaçlarla kaplı olan yollardan ilerleyerek yolculuğumuza başladık. Allahtan bu sefer yol tutması olmadı arabanın ferah içi ve her yandan çevremi görüyor olmak iç bulantıma engel oldu anlaşılan. Ancak bu seferde her yanın ağaçlarla kaplı olması canımı sıktı. Şimdi nereye gidiyorduk ki? Devamlı dönen döndükçe yavaşlayan nadiren hızlanan araç en sonunda dik bir yoldan inişe geçtiğinde korkum arttı. Oturduğum yerden derin bir uçurum vardı. Seyrek ağaçlardan çok yüksekte olduğumuzu anlıyordum. O an otobüste olmayı diledim. Otobüs kocaman olduğundan buradan düşmezdi, diye iç geçirdim. Gözlerim daha fazla dayanamaz hale geldiğinde tam uyuyacakken araç durdu. Annem babam inince bizde indik valizleri babam iki eline alıp yürümeye başlayınca peşinden onu takip ettik. Araç uzaklaşırken dönüp yokuşu çıkışına baktım bu seferde orada öyle kalmaktan korktum. Dar bir yoldan az bir vakit yürüyünce karşımıza kocaman balkonlu, taştan örme bir ev çıktı. Önünde köpekler vardı üzerimize doğru geldiklerini görünce babamın gür sesiyle köpekler geri döndü.  O an kardeşim elimi sıkı sıkıya tutmuş ve iyice bana sokulmuştu. İkimizde korkmuştuk. Babamın sesini duyanlar tahta merdivenlerden inip bizi karşıladı. Baya bir insan bizi karşılamış, ağıtlar patlak vermişti. Orada olan herkes bizlere sarılıyor bir yandan hüngür ağlıyordu. O kocaman balkona geçip oturduk. Tahtadan bir balkondu ve ilk kez bu yolculuk sonunda bir şey hatırlıyordum. İlkokula başlamadan öncesine ait soluk bir anı canlandı. Bu tahtadan yapılma devasa balkonda dedem ve ben vardık anılarımda. Gözlerim onu aradı herkes vardı ki çoğu akrabaydı lakin zihnimde bir yeri yoktu hiçbirinin. Dedemin vardı bir tek. Herkesin ağlamasını çocuk aklımla yormaya başladım. O an içimde anlamsız olan bir kelime zihnimde sağlam bir yer etti. Herkesin ağlamasından ziyade babamı aradım orada bir kadına sarılmış o da ağlıyordu. O kadın da nenemdi. O an oturdu her şey çocuk aklımda. Dedem ölmüş bizde, bir akşam bu yüzden yola koyulmuştuk. Ayağa kalkıp dedemin devamlı oturduğunu sandığım yere gelip tam karşıma baktım. Sonsuz bir orman ve ormanın hemen bitiminde gölgeli dağlar vardı. 

Otobüsle yaptığımız yolculuğu da o dağların ardından geldiğimizi varsayarak bir müddet dağları, kocaman otobüsü, yolları yeniden geçtim hayalimde. Yalnız bir farkla, otobüsün direksiyonunda ben vardım.


23 Ocak 2023 Pazartesi

KRİSTAL DÜŞLER


 

KRİSTAL DÜŞLER

 

Bu aralar ne de çok dinler oldum

Radyoda rastgele çalan şarkıları

Soğuk kış gecelerinin ayaz saatinde

İçimi ısıtır umuduyla bekledim anıları

 

Bozkırın ortasında kurulan şehirlerin

Eşsiz süsüdür kar taneleri

Ve üzerlerinde onların nice şarkılar

En güzel tınılarıyla düşerken

Dinler huzur tüten haneler

 

II

Bu aralar ne çok sever oldum kara kışı

Sessizliğin içinde bembeyaz saflığı

Örtülür her şey, başlar karların nakışı

Şehirlerin   ortaya çıkar en güzel resmi                   

 

Kristal bir düşte, sessizliğin nameleri

Usulca konar, taşır masum kar taneleri

Huzura erdirir kara kışın kara günlerini

Şehirlerin biter bozkırdaki ıssızlığı

 

III

Bu aralar ne çok sever oldum kara kışı

Gecenin içinde gizlerim o beyaz saflığı

Kefenlenir bir mevsim, başlar karların şarkısı

Şehirlerin yok olur kış karamsarlığı

 

Dilimde bir dua, yüreğimde saflığın hazzı

Yolcusuyuz bizler bu faniliğin, kışın bitmez nazı

Yanarken tenimiz, küllenirken çilemiz

Bozkırın ortasında uzanır kar altında düşlerimiz

 

 

7 Ocak 2023 Cumartesi

ŞEHİRLER VE VEDALAR


 

Rahşan Hanım’ın şehrin en güzel yerinde olmayabilirdi evi. Ama burası artık onun için şehrin en güzel eviydi. Evininin manzarasına zamanla alışmış ve her gün gördüğünü sevmişti. Hatta manzaradan kaynaklanan seslere de kulak aşinalığı onu evinden uzak kaldığı zamanlarda garip bir hale sokuyor; bir an önce evinin yolunu tutmak istiyordu. Hele de yaz aylarında çoluk çocuğun isteği ya da akrabaların daveti ile Güney illere gitse de bir aya yakın tatilin ilk haftasında sıcak kumlar ve ılık deniz iyi gelse de ilk haftanın bitimiyle evini özlerdi. İşte o vakitten sonra tatil boyunca misafir olduğu her mekân yabancılığını acıta acıta hissettirirdi. Bir sabah, mesela, uyanmış durgun denizi konuk olduğu evin balkonundan izlerken karşısında yirmi yılını devirdiği manzara olmadığından hüzne kapılırdı. Evine döndüğünde pek de sıra dışı olmayan manzarasına kavuşmanın heyecanı ile sabah kahvaltısını özenle hazırlardı. Balkonu cam panellerle kaplı olduğundan kışları da doya doya balkon keyfi devam ederdi.

Şehrin en işlek bulvarından biri onun balkon manzaralarından biriydi. Valiliğe dek uzanan bu bulvar üzerinde yoğun trafik görüntüden ziyade hayatın keşmekeşine, angaryasına kaba saba sesleriyle eşlik ederdi. Otobüs ve minibüsler, seferleri mutat yerine getirirken bireysel araçların da çokluğu bu keşmekeşin içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu. Koşuşturma bununla da kalsa… balkonunun tam karşısında şehrin neredeyse tarihi içinde önemli bir yere sahip tren istasyonu vardı bir de. Bulvara paralel uzanan tren hattında her sabah kalkan trenlerin sesi ve uzayıp giden tren vagonlarının görüntüsü de alışık olduğu bir durumdu. Tren istasyonuna ek bir manzara ise havalimanına iniş ve kalkışlarda uçakların alçalma ya da yükselme sahası hep balkonunun görüş açısı içindeydi.

İşte çoğu kahvaltı günlerinde sabah trafiği ile şehirlerarası sık çalışan tren seferlerini izlerdi Rahşan Hanım.  Akın akın sabah mesaisine yetişmeye çalışan araçların korna sesleri, son yolcuyu son kez uyarın tren kalkış düdüğü hep bir merak ve heyecan demekti. Ya da gök gürültüsünden beter uçakların kalkış ve inişleri de ayrı bir olaydı. Kaç kez uçak yolculuğunda şehrin her yerini kuş bakışı görse de kendi mahallini görünce her zaman karada gördüğü bu manzara havadayken daha da cezbediyordu onu.

Sonbaharda istasyon çevresinde dizi dizi bulunan ağaçların yapraklarını dökmeden önce sararması; sonrasında da turuncudan koyu kahverengiye dönen yaprakların da manzarası apayrı büyülerdi Rahşan Hanım’ı. Ki daldığı nice hayaller ve görüntüler bu zamanlarda en duygusal anları ruhunda barındırırdı. En çok da trenlerle yolculuk yapanların geliş ve gidişlerine dair kurduğu anlık kurgular onda, zamanla bir hobiye dönmüş, onu mutlu eden, rahatlatan bir davranış halini almıştı.

Cumartesileri kahvaltıdan sonra kızını okula, kocasını işe yolladıktan sonra sofranın kabalarını tezgâha taşır taşımaz yaptığı acı kahveyi alır en sevdiği hobiye başlardı. Keyfi nasıl olursa olsun o hep en keyifli anları barındırdığından mutlu olurdu. Huzurla kahvesini yudumlar, sigarasını yakar ve tren hattına bakardı. İşte o vakitlerden birini yaşarken ısrarla çalan telefonu istemeyerek de olsa açtı. Gelen arama kocasının telefonu olduğundan “yine ne söyleyecek” havası oluşmuş ancak karşıdan gelen ses kocasına ait olmadığın anlayınca bir an paniklemişti. Sesi tanıdı bu kocasının yardımcılarından İdris’in sesiydi. Ama o da ne sesi içine kaçmış gibi konuşan adama çıkıştı, yüksek sesle konuşmasını sinirle söyledi. İdris harbi gevelemişti ağzındakileri anlaşılmaz bir hırıltı ile ama son cümle Rahşan Hanım’ı sarsmaya yetmişti:” Abla acil hastaneye gel!”

Apar topar evden çıkıp rast geldiği ilk taksiyle hastaneye gelen Rahşan Hanım’ın ruhu kaynıyordu. Korku en fazla baskın olan içindeki duyguydu. Annesini, gencecik bir yeğenini, beraber çalışmaktan mutlu olduğu mesai arkadaşını geçen beş yıl içinde ardı ardına kaybetmenin ardından hastane sözü her şeye yetiyordu. Elleri zangır zangır titriyordu.  İçinde bastıramadığı bir cümleye gittikçe kendini kaptırıyor bu da sinirlerinin iyiden iyiye gerilmesine neden oluyordu. Acilden girdiği hastanenin koridorunda tıknaz boylu adeta iyice küçülmüş İdris, kendini karşıladı. İdris’in anlattıklarını ya gerçekten duymuyor ya da gerçekten İdris konuşuyor sandığından gevelediğini fark etmiyordu. En sonunda İdris’in omuzlarından tutup onu adam akıllı sarstı; teskin edip yanı başlarındaki banka oturttu. Rahşan Hanım, tane tane konuşmasını birkaç tekrarlayıp sustu. İdris, “Yenge, dükkâna gelince Selim Abi, kahve istedi. Bende iki tane yapıp odasına getirdim. İçtik kahveleri. O ara müşteri geldi onu karşıladık. Ne olduysa o an oldu. Güzel güzel konuşuyorduk. Birden abim göğsünü tuttu, masaya yığıldı. Abimi arabaya attığımız gibi buraya getirdik. Kalp krizi…. Kalbi tutmuş yenge… şimdi ameliyatta.” Dahasına gücü yetmedi İdris’in. Hem İdris hem de Rahşan Hanım kayıtsızca ağlamaya başladı. Arabayı süren müşteri yanlarında bitip onlara teskin edici sözlerde bulunuyor, dua ediyor ve dua talep ediyordu; bir yandan da ikisini oturdukları yerden kaldırıp bahçeye çıkarmaya, rahatlatmaya çalışıyordu. Hastane kantininde bir masaya oturtup çaylarla geri dönen müşteri, İdris’ten Selim Bey’in akrabalarını aramasını ve telefonu kendine vermesini istedi. Rahşan Hanım hala gözyaşlarına hâkim olamıyor aklından geçen her senaryonun sonu ölümle bittiğinden daha fazla düşünmek istemiyordu. Ama kendine yine de hâkim olamıyordu. Kızı okuldaydı, onu da aramalıydı yalnız buna cesareti yoktu. Kızına ne diyebilirdi, dahası ne denirdi ki… Müşteri bir iki akrabaya- Selim Bey’in kardeşlerine- ulaşmış, durumu anlatmıştı. Bir ara masadan kalkıp İdris’i de yanına çağırıp bir şeyler konuştuktan sonra Rahşan Hanım’a iyi dileklerde bulunup ayrılmıştı. İdris onca ağlayışın ardından durumu kanıksamış, Rahşan Hanımla baş başa kalmıştı. Rahşan Hanım, söylenen her şeyi anlıyor ama aklındakilerin ruhunu acıtmasından kaynaklanan ağlayışlarına bir son veremiyordu.

İdris ve Rahşan Hanım’ın bulunduğu yere gelen Selim Bey’in en küçük kardeşiyle eşi oldu. İdris’le kısa bir konuşmadan sonra Rahşan Hanımı masadan kaldırıp lavaboya götürdü. Görümcesinin yardımıyla elini yüzünü yıkayan Rahşan Hanımın ağıtları dinmişti. Lavabodan çıkar çıkmaz bedeni daha fazla dayanamayan Rahşan Hanım bayıldı. Sinir harbini kaybeden Rahşan Hanım hastane yatağında kendine geldiğinde başında diğer görümcelerinden birinin ağladığını görünce yeniden sinir krizi geçirince doktor müdahalesi sonucunda derin bir uykuya daldı. Tüm bunlar on iki saat boyunca devam etti gücünü toparlayamadan yarı baygın gözlerini açtığında kızını ağlarken görünce yine kendinden geçen Rahşan Hanım kendini portakal ve limon çiçeklerini kokusunu aldığı tren istasyonunda buldu. İlaçların etkisi ve geçirdiği sinir krizinden sonra sonsuz bir rüyanın içinde en huzurlu olduğu haliyle tren istasyonunun peronlarındaydı. Birer ikişer vagonlara binen yolcuları izliyordu. Dimağında limon çiçeklerinin kokusu hala onu rüya ile gerçek arasında uyuşturuyordu adeta. Başını geriye doğru yatırıp yüzünü göğe çevirip tüm gücüyle havayı içine çekti. Ardından gözlerini kapatıp ayak seslerine kulak kabarttı. Yanından gelip geçenlerin ayak sesinin yanında, taşıdıkları valizlerin tekerlek sesleri, daha ağır yükler için kullanılan el arabalarının gıcırdayan tekerlek sesleri hep birbirine karışıyordu. Bu hareketlilik anında trenin düdüğü uzun uzun çaldı. Huşuyla gözlerini açan Rahşan Hanım’ın üstünde masmavi bir gök duruyordu. Bir tane bile bulut yoktu. Vagonlara bakmaya başladı, ortalığı lokomotifin gürleyen sesi kaplarken cılız bir sesin adını tekrarladığını duyar gibi oldu. Peronda sağına en ileri sağına sonra soluna solunun en ilerisine baktı. Kimse kendine seslenmediği gibi geç kalan yolcuların hızlı hızlı vagonlara bindiğini gördü. Meraklandı, etrafında dönerken dört bir yanını kolaçan etti. İşte o ses, ince tiz ama bir an için tanıdık bir ses. Odaklanmalıyım, dedi içinden sese iyice kulak verdiğinde Selim’in sesi olduğunu anladı. Bu sefer tatlı bir telaşa kapılıp gözlerine iyice hâkim olup Selim’i aramaya koyuldu. O an yeniden trenin düdüğü uzun uzun öttü. Vagon kapıları kapandı. Yeniden adının seslenildiğini duyunca önündeki vagonun penceresinden sarkan Selim’i gördü. Görür görmez pencereye doğru hızlı adımlarla yaklaşıp Selim’in ellerinden yakaladı.

Saçı kısacıktı Selim’in, üzerinde hâkî yeşil asker kıyafeti vardı bir de. Yirmili yaşında en yakışıklı halindeki âşık olduğu zamanlardaydı. Şaşırmadı. İçinde tarifsiz bir hasret ve sevgi vardı Selim’e karşı. Bir an zaman dursun istedi öylece dursun. Selim, pencereden sarkmış elleri Rahşan Hanım’ın ellerindeyken dursun istedi zaman. Rahşan Hanım’ın ve Selim’in yüzleri gülüyor, aralarında sevgi bağının kudreti istasyona hatta şehre yayılıyordu. Tren en ağır şekilde harekete başlamıştı. Rahşan Hanım’ın adımları da bu harekete uymuş ellerini kocasından çekmeden vagona eş yürüyordu. Yüzlerinde kocaman bir gülümseme, gidenin döneceği hissi; kalanın sonuna kadar bekleyeceği her iki insanın yüreğinde, zihninde o kadar netti ki… iki ayrı yürek iki ayrı bedende olsalar da tek bir atımla, tek bir ruhla evrende yer edinmişti. Tren hızını yavaş yavaş artırırken Rahşan Hanım’ın adımları bu hıza yetmez oldu; önce sol eli ardından da kısa bir süre sonra sağ eli Selim’in ellerinden ayrıldı. Ve peronun sonuna geldiğinde Rahşan Hanım’ın uzun beyaz elbisesini dalgalandıran rüzgarıyla tren bir yıldırım gibi geçip gitti istasyondan.

Peronda bir süre trenin gidiş yönüne bakan Rahşan Hanım, içinde ta derinler de tekrar buluşacaklarının huzurunu duyuyor, son güne dek bekleyeceğini biliyordu. bu gidiş kesin bir dönüşle son bulacaktı. Öyle olduğunun inancıyla peronda yürümeye başladı. İstasyon içinde çiçek açmış portakal ve limon ağaçlarının yeşil beyaz renklerine bıraktı kendini. Tren raylarının ötesinde ise çınar ve servi ağaçları vardı onlara da gözlerini kaydırıp uzun uzun baktı yürürken.  Ağaçların bitiminde beyaz badanalı istasyon çevresini saran duvarların ötesine kaydırdı gözlerini. İstasyonun karşısında sıralanmış üç dört katlı balkonlu evleri görüyordu şimdi. Evlerin bütün balkonları istasyon yönüne bakıyordu.

İçinden geçirdiği tek şey ise: “Bu evlerde oturanlar Allah bilir ne vedalara ne kavuşmalara şahit olmuştur balkonlarından bu yana bakarken. Hem hüzünlü hem de neşeli anları görmek nasıl bir duygu acaba? Şimdi o evlerden birinde olmalıydım, Selim dönene kadar her gün gelip giden trenlere bakmalıydım.”

 

 

MEHMET ÖZCAN YASDIBAŞ


İLK CİNAYET

 

İLK CİNAYET

 

İlk cinayetim!

Hatırlıyorum,

Daha çok gençtim

Yüreğimde henüz fidana durmuş

Çocuk gülüşlerimi,

Bir mayıs gecesi alacasında soldurmaktı

Yasını tuttu kırlangıçlar

En çok da

Şehri terk ederken eylül sonunda

 

Sonra kaç gece ve gündüz

Şehirlerden şehirlere

Düpedüz canice

Cinayetlerim oldu

 

Uyuz bir öğle vaktinde

Güneş tam da turuncuya niyetliyken

Ben inadına sarı ve beyazı

Tuval gibi mavinin içinde

Tuttuğum ellerin faili oldum

Ellerim cebimde yürüdüm cadde boyu

Gölgemden önce peşimde bir kadınla

Cümleler savrulurken gülkurusu dudaktan

Tuval gibi mavinin içinde

Ben inadına sarı ve beyazı naftalinliyordum

Ellerim cebimde peşimde bir kadın

Faili oluyordum tuttuğum ellerin

 

Bir defasında tütün yanığı bıyıklarıma

Aklar düştüğü vakit

Sıcaktan soğuğa Şubat türküleri

Cızırtılı bir istasyondan

Soluk bir sesle yayılırken

Ben buğulu gözlerin kenarında

Biriken damlaların içinde

Faili oldum bir sevdanın

Son cinayetim de değildi bu

 

Kaburgalarının arasında yangınları vardı

Kızıl saçlarıyla bir kadının

Katrankara bir şehrin ucuz apartman

Dairesinin tek kişilik balkonunda

Sigarasını şehrin kucağına üfleyen

Kaburgalarında yangınları düşünmeyen

Bir kadının da failiydim

 

Bir defasında

Tövbelerimle baş başa

Sinmiştim şehrin bir ucuna

Kırk yıllık bir elbisenin söküğünde

Rastladığım bir yamaya

Kıyıverdim canice

İşte ondan sonra

Anladım ki ben

Faili olmuşum hatıraların

Her sabah penceremden

Kanadı kırık bir serçenin

Kuyruklu yıldızlardan dinlendiğini

Duydum özgürlüğün göğünü

Faili olmuşum bir çift ayakkabının

Kıpkırmızı bayramlık duruşlu

Eskimiş kaldırımlardaki sesini

O ayakkabılar kaç gece ve gündüz

Arşınladı aşk diyarımı

Faili olmuşum kavuşmaların

Kaç sayfa tutmuştu acaba

Göz göze gelişlerim

El ele tutunuşlarım

Kırık saçların

Kurumuş gözyaşının

Tadını unuttuğum şekerlerin

Adını anmaya utandığım dostların

Ezberimden silinen duaların

Bıkmadan okuduğum dizelerin

Failiydim ben her şeyin

Kaç sayfa tutmuştu sahi

Suçluyum neticede

 

İlk cinayetim

Hatırlıyorum

Daha çok gençtim

Yüreğimde henüz fidana durmuş

Çocuk gülüşlerimi öldürmüştüm.

 

Mehmet Özcan Yasdıbaş