7 Ocak 2023 Cumartesi

ŞEHİRLER VE VEDALAR


 

Rahşan Hanım’ın şehrin en güzel yerinde olmayabilirdi evi. Ama burası artık onun için şehrin en güzel eviydi. Evininin manzarasına zamanla alışmış ve her gün gördüğünü sevmişti. Hatta manzaradan kaynaklanan seslere de kulak aşinalığı onu evinden uzak kaldığı zamanlarda garip bir hale sokuyor; bir an önce evinin yolunu tutmak istiyordu. Hele de yaz aylarında çoluk çocuğun isteği ya da akrabaların daveti ile Güney illere gitse de bir aya yakın tatilin ilk haftasında sıcak kumlar ve ılık deniz iyi gelse de ilk haftanın bitimiyle evini özlerdi. İşte o vakitten sonra tatil boyunca misafir olduğu her mekân yabancılığını acıta acıta hissettirirdi. Bir sabah, mesela, uyanmış durgun denizi konuk olduğu evin balkonundan izlerken karşısında yirmi yılını devirdiği manzara olmadığından hüzne kapılırdı. Evine döndüğünde pek de sıra dışı olmayan manzarasına kavuşmanın heyecanı ile sabah kahvaltısını özenle hazırlardı. Balkonu cam panellerle kaplı olduğundan kışları da doya doya balkon keyfi devam ederdi.

Şehrin en işlek bulvarından biri onun balkon manzaralarından biriydi. Valiliğe dek uzanan bu bulvar üzerinde yoğun trafik görüntüden ziyade hayatın keşmekeşine, angaryasına kaba saba sesleriyle eşlik ederdi. Otobüs ve minibüsler, seferleri mutat yerine getirirken bireysel araçların da çokluğu bu keşmekeşin içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu. Koşuşturma bununla da kalsa… balkonunun tam karşısında şehrin neredeyse tarihi içinde önemli bir yere sahip tren istasyonu vardı bir de. Bulvara paralel uzanan tren hattında her sabah kalkan trenlerin sesi ve uzayıp giden tren vagonlarının görüntüsü de alışık olduğu bir durumdu. Tren istasyonuna ek bir manzara ise havalimanına iniş ve kalkışlarda uçakların alçalma ya da yükselme sahası hep balkonunun görüş açısı içindeydi.

İşte çoğu kahvaltı günlerinde sabah trafiği ile şehirlerarası sık çalışan tren seferlerini izlerdi Rahşan Hanım.  Akın akın sabah mesaisine yetişmeye çalışan araçların korna sesleri, son yolcuyu son kez uyarın tren kalkış düdüğü hep bir merak ve heyecan demekti. Ya da gök gürültüsünden beter uçakların kalkış ve inişleri de ayrı bir olaydı. Kaç kez uçak yolculuğunda şehrin her yerini kuş bakışı görse de kendi mahallini görünce her zaman karada gördüğü bu manzara havadayken daha da cezbediyordu onu.

Sonbaharda istasyon çevresinde dizi dizi bulunan ağaçların yapraklarını dökmeden önce sararması; sonrasında da turuncudan koyu kahverengiye dönen yaprakların da manzarası apayrı büyülerdi Rahşan Hanım’ı. Ki daldığı nice hayaller ve görüntüler bu zamanlarda en duygusal anları ruhunda barındırırdı. En çok da trenlerle yolculuk yapanların geliş ve gidişlerine dair kurduğu anlık kurgular onda, zamanla bir hobiye dönmüş, onu mutlu eden, rahatlatan bir davranış halini almıştı.

Cumartesileri kahvaltıdan sonra kızını okula, kocasını işe yolladıktan sonra sofranın kabalarını tezgâha taşır taşımaz yaptığı acı kahveyi alır en sevdiği hobiye başlardı. Keyfi nasıl olursa olsun o hep en keyifli anları barındırdığından mutlu olurdu. Huzurla kahvesini yudumlar, sigarasını yakar ve tren hattına bakardı. İşte o vakitlerden birini yaşarken ısrarla çalan telefonu istemeyerek de olsa açtı. Gelen arama kocasının telefonu olduğundan “yine ne söyleyecek” havası oluşmuş ancak karşıdan gelen ses kocasına ait olmadığın anlayınca bir an paniklemişti. Sesi tanıdı bu kocasının yardımcılarından İdris’in sesiydi. Ama o da ne sesi içine kaçmış gibi konuşan adama çıkıştı, yüksek sesle konuşmasını sinirle söyledi. İdris harbi gevelemişti ağzındakileri anlaşılmaz bir hırıltı ile ama son cümle Rahşan Hanım’ı sarsmaya yetmişti:” Abla acil hastaneye gel!”

Apar topar evden çıkıp rast geldiği ilk taksiyle hastaneye gelen Rahşan Hanım’ın ruhu kaynıyordu. Korku en fazla baskın olan içindeki duyguydu. Annesini, gencecik bir yeğenini, beraber çalışmaktan mutlu olduğu mesai arkadaşını geçen beş yıl içinde ardı ardına kaybetmenin ardından hastane sözü her şeye yetiyordu. Elleri zangır zangır titriyordu.  İçinde bastıramadığı bir cümleye gittikçe kendini kaptırıyor bu da sinirlerinin iyiden iyiye gerilmesine neden oluyordu. Acilden girdiği hastanenin koridorunda tıknaz boylu adeta iyice küçülmüş İdris, kendini karşıladı. İdris’in anlattıklarını ya gerçekten duymuyor ya da gerçekten İdris konuşuyor sandığından gevelediğini fark etmiyordu. En sonunda İdris’in omuzlarından tutup onu adam akıllı sarstı; teskin edip yanı başlarındaki banka oturttu. Rahşan Hanım, tane tane konuşmasını birkaç tekrarlayıp sustu. İdris, “Yenge, dükkâna gelince Selim Abi, kahve istedi. Bende iki tane yapıp odasına getirdim. İçtik kahveleri. O ara müşteri geldi onu karşıladık. Ne olduysa o an oldu. Güzel güzel konuşuyorduk. Birden abim göğsünü tuttu, masaya yığıldı. Abimi arabaya attığımız gibi buraya getirdik. Kalp krizi…. Kalbi tutmuş yenge… şimdi ameliyatta.” Dahasına gücü yetmedi İdris’in. Hem İdris hem de Rahşan Hanım kayıtsızca ağlamaya başladı. Arabayı süren müşteri yanlarında bitip onlara teskin edici sözlerde bulunuyor, dua ediyor ve dua talep ediyordu; bir yandan da ikisini oturdukları yerden kaldırıp bahçeye çıkarmaya, rahatlatmaya çalışıyordu. Hastane kantininde bir masaya oturtup çaylarla geri dönen müşteri, İdris’ten Selim Bey’in akrabalarını aramasını ve telefonu kendine vermesini istedi. Rahşan Hanım hala gözyaşlarına hâkim olamıyor aklından geçen her senaryonun sonu ölümle bittiğinden daha fazla düşünmek istemiyordu. Ama kendine yine de hâkim olamıyordu. Kızı okuldaydı, onu da aramalıydı yalnız buna cesareti yoktu. Kızına ne diyebilirdi, dahası ne denirdi ki… Müşteri bir iki akrabaya- Selim Bey’in kardeşlerine- ulaşmış, durumu anlatmıştı. Bir ara masadan kalkıp İdris’i de yanına çağırıp bir şeyler konuştuktan sonra Rahşan Hanım’a iyi dileklerde bulunup ayrılmıştı. İdris onca ağlayışın ardından durumu kanıksamış, Rahşan Hanımla baş başa kalmıştı. Rahşan Hanım, söylenen her şeyi anlıyor ama aklındakilerin ruhunu acıtmasından kaynaklanan ağlayışlarına bir son veremiyordu.

İdris ve Rahşan Hanım’ın bulunduğu yere gelen Selim Bey’in en küçük kardeşiyle eşi oldu. İdris’le kısa bir konuşmadan sonra Rahşan Hanımı masadan kaldırıp lavaboya götürdü. Görümcesinin yardımıyla elini yüzünü yıkayan Rahşan Hanımın ağıtları dinmişti. Lavabodan çıkar çıkmaz bedeni daha fazla dayanamayan Rahşan Hanım bayıldı. Sinir harbini kaybeden Rahşan Hanım hastane yatağında kendine geldiğinde başında diğer görümcelerinden birinin ağladığını görünce yeniden sinir krizi geçirince doktor müdahalesi sonucunda derin bir uykuya daldı. Tüm bunlar on iki saat boyunca devam etti gücünü toparlayamadan yarı baygın gözlerini açtığında kızını ağlarken görünce yine kendinden geçen Rahşan Hanım kendini portakal ve limon çiçeklerini kokusunu aldığı tren istasyonunda buldu. İlaçların etkisi ve geçirdiği sinir krizinden sonra sonsuz bir rüyanın içinde en huzurlu olduğu haliyle tren istasyonunun peronlarındaydı. Birer ikişer vagonlara binen yolcuları izliyordu. Dimağında limon çiçeklerinin kokusu hala onu rüya ile gerçek arasında uyuşturuyordu adeta. Başını geriye doğru yatırıp yüzünü göğe çevirip tüm gücüyle havayı içine çekti. Ardından gözlerini kapatıp ayak seslerine kulak kabarttı. Yanından gelip geçenlerin ayak sesinin yanında, taşıdıkları valizlerin tekerlek sesleri, daha ağır yükler için kullanılan el arabalarının gıcırdayan tekerlek sesleri hep birbirine karışıyordu. Bu hareketlilik anında trenin düdüğü uzun uzun çaldı. Huşuyla gözlerini açan Rahşan Hanım’ın üstünde masmavi bir gök duruyordu. Bir tane bile bulut yoktu. Vagonlara bakmaya başladı, ortalığı lokomotifin gürleyen sesi kaplarken cılız bir sesin adını tekrarladığını duyar gibi oldu. Peronda sağına en ileri sağına sonra soluna solunun en ilerisine baktı. Kimse kendine seslenmediği gibi geç kalan yolcuların hızlı hızlı vagonlara bindiğini gördü. Meraklandı, etrafında dönerken dört bir yanını kolaçan etti. İşte o ses, ince tiz ama bir an için tanıdık bir ses. Odaklanmalıyım, dedi içinden sese iyice kulak verdiğinde Selim’in sesi olduğunu anladı. Bu sefer tatlı bir telaşa kapılıp gözlerine iyice hâkim olup Selim’i aramaya koyuldu. O an yeniden trenin düdüğü uzun uzun öttü. Vagon kapıları kapandı. Yeniden adının seslenildiğini duyunca önündeki vagonun penceresinden sarkan Selim’i gördü. Görür görmez pencereye doğru hızlı adımlarla yaklaşıp Selim’in ellerinden yakaladı.

Saçı kısacıktı Selim’in, üzerinde hâkî yeşil asker kıyafeti vardı bir de. Yirmili yaşında en yakışıklı halindeki âşık olduğu zamanlardaydı. Şaşırmadı. İçinde tarifsiz bir hasret ve sevgi vardı Selim’e karşı. Bir an zaman dursun istedi öylece dursun. Selim, pencereden sarkmış elleri Rahşan Hanım’ın ellerindeyken dursun istedi zaman. Rahşan Hanım’ın ve Selim’in yüzleri gülüyor, aralarında sevgi bağının kudreti istasyona hatta şehre yayılıyordu. Tren en ağır şekilde harekete başlamıştı. Rahşan Hanım’ın adımları da bu harekete uymuş ellerini kocasından çekmeden vagona eş yürüyordu. Yüzlerinde kocaman bir gülümseme, gidenin döneceği hissi; kalanın sonuna kadar bekleyeceği her iki insanın yüreğinde, zihninde o kadar netti ki… iki ayrı yürek iki ayrı bedende olsalar da tek bir atımla, tek bir ruhla evrende yer edinmişti. Tren hızını yavaş yavaş artırırken Rahşan Hanım’ın adımları bu hıza yetmez oldu; önce sol eli ardından da kısa bir süre sonra sağ eli Selim’in ellerinden ayrıldı. Ve peronun sonuna geldiğinde Rahşan Hanım’ın uzun beyaz elbisesini dalgalandıran rüzgarıyla tren bir yıldırım gibi geçip gitti istasyondan.

Peronda bir süre trenin gidiş yönüne bakan Rahşan Hanım, içinde ta derinler de tekrar buluşacaklarının huzurunu duyuyor, son güne dek bekleyeceğini biliyordu. bu gidiş kesin bir dönüşle son bulacaktı. Öyle olduğunun inancıyla peronda yürümeye başladı. İstasyon içinde çiçek açmış portakal ve limon ağaçlarının yeşil beyaz renklerine bıraktı kendini. Tren raylarının ötesinde ise çınar ve servi ağaçları vardı onlara da gözlerini kaydırıp uzun uzun baktı yürürken.  Ağaçların bitiminde beyaz badanalı istasyon çevresini saran duvarların ötesine kaydırdı gözlerini. İstasyonun karşısında sıralanmış üç dört katlı balkonlu evleri görüyordu şimdi. Evlerin bütün balkonları istasyon yönüne bakıyordu.

İçinden geçirdiği tek şey ise: “Bu evlerde oturanlar Allah bilir ne vedalara ne kavuşmalara şahit olmuştur balkonlarından bu yana bakarken. Hem hüzünlü hem de neşeli anları görmek nasıl bir duygu acaba? Şimdi o evlerden birinde olmalıydım, Selim dönene kadar her gün gelip giden trenlere bakmalıydım.”

 

 

MEHMET ÖZCAN YASDIBAŞ


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder