Rahşan Hanım’ın şehrin en güzel yerinde
olmayabilirdi evi. Ama burası artık onun için şehrin en güzel eviydi. Evininin
manzarasına zamanla alışmış ve her gün gördüğünü sevmişti. Hatta manzaradan
kaynaklanan seslere de kulak aşinalığı onu evinden uzak kaldığı zamanlarda garip
bir hale sokuyor; bir an önce evinin yolunu tutmak istiyordu. Hele de yaz
aylarında çoluk çocuğun isteği ya da akrabaların daveti ile Güney illere gitse
de bir aya yakın tatilin ilk haftasında sıcak kumlar ve ılık deniz iyi gelse de
ilk haftanın bitimiyle evini özlerdi. İşte o vakitten sonra tatil boyunca
misafir olduğu her mekân yabancılığını acıta acıta hissettirirdi. Bir sabah,
mesela, uyanmış durgun denizi konuk olduğu evin balkonundan izlerken karşısında
yirmi yılını devirdiği manzara olmadığından hüzne kapılırdı. Evine döndüğünde
pek de sıra dışı olmayan manzarasına kavuşmanın heyecanı ile sabah kahvaltısını
özenle hazırlardı. Balkonu cam panellerle kaplı olduğundan kışları da doya doya
balkon keyfi devam ederdi.
Şehrin en işlek bulvarından biri onun balkon
manzaralarından biriydi. Valiliğe dek uzanan bu bulvar üzerinde yoğun trafik
görüntüden ziyade hayatın keşmekeşine, angaryasına kaba saba sesleriyle eşlik
ederdi. Otobüs ve minibüsler, seferleri mutat yerine getirirken bireysel
araçların da çokluğu bu keşmekeşin içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu.
Koşuşturma bununla da kalsa… balkonunun tam karşısında şehrin neredeyse tarihi
içinde önemli bir yere sahip tren istasyonu vardı bir de. Bulvara paralel uzanan
tren hattında her sabah kalkan trenlerin sesi ve uzayıp giden tren vagonlarının
görüntüsü de alışık olduğu bir durumdu. Tren istasyonuna ek bir manzara ise
havalimanına iniş ve kalkışlarda uçakların alçalma ya da yükselme sahası hep
balkonunun görüş açısı içindeydi.
İşte çoğu kahvaltı günlerinde sabah trafiği ile
şehirlerarası sık çalışan tren seferlerini izlerdi Rahşan Hanım. Akın akın sabah mesaisine yetişmeye çalışan
araçların korna sesleri, son yolcuyu son kez uyarın tren kalkış düdüğü hep bir
merak ve heyecan demekti. Ya da gök gürültüsünden beter uçakların kalkış ve
inişleri de ayrı bir olaydı. Kaç kez uçak yolculuğunda şehrin her yerini kuş
bakışı görse de kendi mahallini görünce her zaman karada gördüğü bu manzara
havadayken daha da cezbediyordu onu.
Sonbaharda istasyon çevresinde dizi dizi
bulunan ağaçların yapraklarını dökmeden önce sararması; sonrasında da
turuncudan koyu kahverengiye dönen yaprakların da manzarası apayrı büyülerdi
Rahşan Hanım’ı. Ki daldığı nice hayaller ve görüntüler bu zamanlarda en
duygusal anları ruhunda barındırırdı. En çok da trenlerle yolculuk yapanların
geliş ve gidişlerine dair kurduğu anlık kurgular onda, zamanla bir hobiye
dönmüş, onu mutlu eden, rahatlatan bir davranış halini almıştı.
Cumartesileri kahvaltıdan sonra kızını okula,
kocasını işe yolladıktan sonra sofranın kabalarını tezgâha taşır taşımaz
yaptığı acı kahveyi alır en sevdiği hobiye başlardı. Keyfi nasıl olursa olsun o
hep en keyifli anları barındırdığından mutlu olurdu. Huzurla kahvesini
yudumlar, sigarasını yakar ve tren hattına bakardı. İşte o vakitlerden birini
yaşarken ısrarla çalan telefonu istemeyerek de olsa açtı. Gelen arama kocasının
telefonu olduğundan “yine ne söyleyecek” havası oluşmuş ancak karşıdan gelen
ses kocasına ait olmadığın anlayınca bir an paniklemişti. Sesi tanıdı bu
kocasının yardımcılarından İdris’in sesiydi. Ama o da ne sesi içine kaçmış gibi
konuşan adama çıkıştı, yüksek sesle konuşmasını sinirle söyledi. İdris harbi
gevelemişti ağzındakileri anlaşılmaz bir hırıltı ile ama son cümle Rahşan
Hanım’ı sarsmaya yetmişti:” Abla acil hastaneye gel!”
Apar topar evden çıkıp rast geldiği ilk
taksiyle hastaneye gelen Rahşan Hanım’ın ruhu kaynıyordu. Korku en fazla baskın
olan içindeki duyguydu. Annesini, gencecik bir yeğenini, beraber çalışmaktan
mutlu olduğu mesai arkadaşını geçen beş yıl içinde ardı ardına kaybetmenin
ardından hastane sözü her şeye yetiyordu. Elleri zangır zangır titriyordu. İçinde bastıramadığı bir cümleye gittikçe
kendini kaptırıyor bu da sinirlerinin iyiden iyiye gerilmesine neden oluyordu.
Acilden girdiği hastanenin koridorunda tıknaz boylu adeta iyice küçülmüş İdris,
kendini karşıladı. İdris’in anlattıklarını ya gerçekten duymuyor ya da
gerçekten İdris konuşuyor sandığından gevelediğini fark etmiyordu. En sonunda İdris’in
omuzlarından tutup onu adam akıllı sarstı; teskin edip yanı başlarındaki banka
oturttu. Rahşan Hanım, tane tane konuşmasını birkaç tekrarlayıp sustu. İdris, “Yenge,
dükkâna gelince Selim Abi, kahve istedi. Bende iki tane yapıp odasına getirdim.
İçtik kahveleri. O ara müşteri geldi onu karşıladık. Ne olduysa o an oldu.
Güzel güzel konuşuyorduk. Birden abim göğsünü tuttu, masaya yığıldı. Abimi arabaya
attığımız gibi buraya getirdik. Kalp krizi…. Kalbi tutmuş yenge… şimdi
ameliyatta.” Dahasına gücü yetmedi İdris’in. Hem İdris hem de Rahşan Hanım
kayıtsızca ağlamaya başladı. Arabayı süren müşteri yanlarında bitip onlara
teskin edici sözlerde bulunuyor, dua ediyor ve dua talep ediyordu; bir yandan
da ikisini oturdukları yerden kaldırıp bahçeye çıkarmaya, rahatlatmaya
çalışıyordu. Hastane kantininde bir masaya oturtup çaylarla geri dönen müşteri,
İdris’ten Selim Bey’in akrabalarını aramasını ve telefonu kendine vermesini istedi.
Rahşan Hanım hala gözyaşlarına hâkim olamıyor aklından geçen her senaryonun
sonu ölümle bittiğinden daha fazla düşünmek istemiyordu. Ama kendine yine de hâkim
olamıyordu. Kızı okuldaydı, onu da aramalıydı yalnız buna cesareti yoktu.
Kızına ne diyebilirdi, dahası ne denirdi ki… Müşteri bir iki akrabaya- Selim
Bey’in kardeşlerine- ulaşmış, durumu anlatmıştı. Bir ara masadan kalkıp İdris’i
de yanına çağırıp bir şeyler konuştuktan sonra Rahşan Hanım’a iyi dileklerde
bulunup ayrılmıştı. İdris onca ağlayışın ardından durumu kanıksamış, Rahşan
Hanımla baş başa kalmıştı. Rahşan Hanım, söylenen her şeyi anlıyor ama
aklındakilerin ruhunu acıtmasından kaynaklanan ağlayışlarına bir son
veremiyordu.
İdris ve Rahşan Hanım’ın bulunduğu yere gelen
Selim Bey’in en küçük kardeşiyle eşi oldu. İdris’le kısa bir konuşmadan sonra
Rahşan Hanımı masadan kaldırıp lavaboya götürdü. Görümcesinin yardımıyla elini
yüzünü yıkayan Rahşan Hanımın ağıtları dinmişti. Lavabodan çıkar çıkmaz bedeni
daha fazla dayanamayan Rahşan Hanım bayıldı. Sinir harbini kaybeden Rahşan
Hanım hastane yatağında kendine geldiğinde başında diğer görümcelerinden
birinin ağladığını görünce yeniden sinir krizi geçirince doktor müdahalesi
sonucunda derin bir uykuya daldı. Tüm bunlar on iki saat boyunca devam etti
gücünü toparlayamadan yarı baygın gözlerini açtığında kızını ağlarken görünce
yine kendinden geçen Rahşan Hanım kendini portakal ve limon çiçeklerini
kokusunu aldığı tren istasyonunda buldu. İlaçların etkisi ve geçirdiği sinir
krizinden sonra sonsuz bir rüyanın içinde en huzurlu olduğu haliyle tren
istasyonunun peronlarındaydı. Birer ikişer vagonlara binen yolcuları izliyordu.
Dimağında limon çiçeklerinin kokusu hala onu rüya ile gerçek arasında uyuşturuyordu
adeta. Başını geriye doğru yatırıp yüzünü göğe çevirip tüm gücüyle havayı içine
çekti. Ardından gözlerini kapatıp ayak seslerine kulak kabarttı. Yanından gelip
geçenlerin ayak sesinin yanında, taşıdıkları valizlerin tekerlek sesleri, daha
ağır yükler için kullanılan el arabalarının gıcırdayan tekerlek sesleri hep
birbirine karışıyordu. Bu hareketlilik anında trenin düdüğü uzun uzun çaldı.
Huşuyla gözlerini açan Rahşan Hanım’ın üstünde masmavi bir gök duruyordu. Bir
tane bile bulut yoktu. Vagonlara bakmaya başladı, ortalığı lokomotifin gürleyen
sesi kaplarken cılız bir sesin adını tekrarladığını duyar gibi oldu. Peronda
sağına en ileri sağına sonra soluna solunun en ilerisine baktı. Kimse kendine
seslenmediği gibi geç kalan yolcuların hızlı hızlı vagonlara bindiğini gördü.
Meraklandı, etrafında dönerken dört bir yanını kolaçan etti. İşte o ses, ince
tiz ama bir an için tanıdık bir ses. Odaklanmalıyım, dedi içinden sese iyice
kulak verdiğinde Selim’in sesi olduğunu anladı. Bu sefer tatlı bir telaşa
kapılıp gözlerine iyice hâkim olup Selim’i aramaya koyuldu. O an yeniden trenin
düdüğü uzun uzun öttü. Vagon kapıları kapandı. Yeniden adının seslenildiğini
duyunca önündeki vagonun penceresinden sarkan Selim’i gördü. Görür görmez pencereye
doğru hızlı adımlarla yaklaşıp Selim’in ellerinden yakaladı.
Saçı kısacıktı Selim’in, üzerinde hâkî yeşil
asker kıyafeti vardı bir de. Yirmili yaşında en yakışıklı halindeki âşık olduğu
zamanlardaydı. Şaşırmadı. İçinde tarifsiz bir hasret ve sevgi vardı Selim’e
karşı. Bir an zaman dursun istedi öylece dursun. Selim, pencereden sarkmış
elleri Rahşan Hanım’ın ellerindeyken dursun istedi zaman. Rahşan Hanım’ın ve Selim’in
yüzleri gülüyor, aralarında sevgi bağının kudreti istasyona hatta şehre
yayılıyordu. Tren en ağır şekilde harekete başlamıştı. Rahşan Hanım’ın adımları
da bu harekete uymuş ellerini kocasından çekmeden vagona eş yürüyordu.
Yüzlerinde kocaman bir gülümseme, gidenin döneceği hissi; kalanın sonuna kadar
bekleyeceği her iki insanın yüreğinde, zihninde o kadar netti ki… iki ayrı
yürek iki ayrı bedende olsalar da tek bir atımla, tek bir ruhla evrende yer
edinmişti. Tren hızını yavaş yavaş artırırken Rahşan Hanım’ın adımları bu hıza
yetmez oldu; önce sol eli ardından da kısa bir süre sonra sağ eli Selim’in
ellerinden ayrıldı. Ve peronun sonuna geldiğinde Rahşan Hanım’ın uzun beyaz
elbisesini dalgalandıran rüzgarıyla tren bir yıldırım gibi geçip gitti
istasyondan.
Peronda bir süre trenin gidiş yönüne bakan
Rahşan Hanım, içinde ta derinler de tekrar buluşacaklarının huzurunu duyuyor,
son güne dek bekleyeceğini biliyordu. bu gidiş kesin bir dönüşle son bulacaktı.
Öyle olduğunun inancıyla peronda yürümeye başladı. İstasyon içinde çiçek açmış
portakal ve limon ağaçlarının yeşil beyaz renklerine bıraktı kendini. Tren
raylarının ötesinde ise çınar ve servi ağaçları vardı onlara da gözlerini
kaydırıp uzun uzun baktı yürürken.
Ağaçların bitiminde beyaz badanalı istasyon çevresini saran duvarların
ötesine kaydırdı gözlerini. İstasyonun karşısında sıralanmış üç dört katlı
balkonlu evleri görüyordu şimdi. Evlerin bütün balkonları istasyon yönüne
bakıyordu.
İçinden geçirdiği tek şey ise: “Bu
evlerde oturanlar Allah bilir ne vedalara ne kavuşmalara şahit olmuştur
balkonlarından bu yana bakarken. Hem hüzünlü hem de neşeli anları görmek nasıl bir
duygu acaba? Şimdi o evlerden birinde olmalıydım, Selim dönene kadar her gün
gelip giden trenlere bakmalıydım.”
MEHMET ÖZCAN YASDIBAŞ

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder