22 Eylül 2022 Perşembe

SON MEKTUP



 SON MEKTUP

 

Ellerindeki kınaya bakarken parmaklarını ovaladı, yüzük parmağındaki asırlık alyansı dönderip durdu. Gün batıyor, tatlı bir kızıllıkla pencereden görünen ufuk öyle yakın duruyor ki… Sırtı kapıya dönük, gözleri hala ellerindeki kınada, dışarda kızıllık karanlığa yerini bırakırken akşam ezanı okunmaya başladı. Salavat getirip kınalı ellerini yüzüne götürdü içindeki tüm samimiyetiyle. Odasının kapısı hışımla açıldı, sekiz yaşında tekne kazıntısı Bekir’i avaz avaz içeriye daldı. Tüm hızıyla babaannesine atıldı. Koca kadın daha yönünü dönemeden Bekir, sarılmıştı babaannesine. “Nene, nene! Biz geldik, beni özledin mi?” koca kadın neler özlemiyordu ki… Bekir’i de özlemez olur muydu? Hem öpüyor torununu hem de derin derin içine çekiyordu torununun kokusunu. Bu denli sevgi bu denli özlem bu denli mutluluk nasıl tarif edilebilirdi? Torunu hararetle bir şeyler anlatırken koca karı, torununun ya kısacık saçlı başını okşuyor ya yanaklarını öpüyordu. Kucağına aldığı torunu da şimdi iyice kararmaya başlayan ufka yüzü dönük ha bire bir şeyler anlatıyordu. Torunu sakinleşmiş daha anlaşılır konuşmaya başlamış, minik başını babaannesinin göğsüne yaslamıştı. Konuşmasına kollarına da dahil eden Bekir, kısa aralıklarla kollarını kocaman açıp anlattığına şekil veriyor ya da kollarını kısarak yaşadığı her anı yeniden canlandırıyordu. Koca karı bir eliyle kucağındaki torununu tutarken bir eliyle de gâh başını okşuyor gâh abartılı açılan Bekir’in kollarına müdahale ediyordu. Yoksa bu minik ama koca karı için güçlü kollar her an yüzüne gelebilir istenmeyen kazalara neden olabilirdi.

İçerden gelinin yakınmalarını duyunca Bekir’in anlattıklarından iyice uzaklaştı.  Gelin ah gelin! Bunca yıl kaynanasıyla geçinememiş, koca kadınsa her defasında – üç kız doğurmuş koca kadın bir şey demese de her lafını kötüye yormuş ta ki üçüncü kızın üzerinden on yıl geçip de Bekir’i doğrunca soğumuştu -  güzel konuşmuştu. Ama Bekir de ne tatlıydı… sırf onun hatırına, bu hatır bilmeyen geline bir otuz sene daha katlanabilirdi. Şimdi kucağında Bekir, kulağı içerde, kocasına yine densiz densiz konuşan gelinde, akşam yemeğine dek oturacaktı anlaşılan pencere önündeki sedirde. Gelin içeri gelip “nasılsın ana?” demeyecek yine, biliyordu huyunu gelinin. Şehre giderken çocuklar gibi şen ama dönüşte yine çocuklar gibi arsız olurdu.

Bir anda kucağından ileriye atılan Bekir, babaannesinin kendisini pür dikkat dinlediğini sandığından anlatma heyecanıyla göz göze, yüz yüze anlatmaya geçmek istemişti. “ Sonra babam kasadan kocaman odunu aldı köpeklere savurdu, ben hiç korkmadım nene! Hele biri vardı kocaman, siyah bir köpek az daha babamı ısıracaktı.” Koca kadın “ananı dalasaydı iyi olurdu” diye içinden geçerdi. Yüzünde oluşan istemsiz gülümsemeden Bekir, babaannesinin anlattıklarına inanmadığını sanıp “vallaha da billaha da nene, kocaman siyah bir köpekti. Aynı aslan gibi…” o an, koca karı “ yaa, demek öyle ha!” derken tüm ciddiyetini takınıp Bekir’i ikna etti ciddi olduğuna.

-          Ana, nasılsın? İyisin değil mi, Bekir yormuyordur seni inşallah.

-          Hoş geldiniz Ahmat’ım, yok yok yormuyor Bekir’im. Bak, nasıl da hevesli hevesli anlatıyor. Hem ne oldu, hayrola?

-          Duran Emmilere uğradık, köpekleri salmış bahçeye. Kara’sı var ya hah, o bize dolandı. Tanımadı akşam vakti ya neyse. Onu anlatıyordur.

-          Ya, bak sen, derdi neymiş de Duran’ın bu saatte salmış itleri.

-          O da şehre inmiş bugün, bizden az evvel gelmiş eve ondan salmış köpekleri.

-          İyi, iyi de az daha…

-          He nene az daha babamı ısırıyordu köpekler, diye heyecanla atıldı Bekir.

-          Oğlum, hiç baban müsaade eder mi onlara, hemen kamyonetin kasasından benim uzunda sopayı alıp savuşturdum ya.

-          Evet, baba, ben de hiç korkmadım amma

Ahmet gülümserken içinden “Kamyonet içinde oturmayaydın görürdüm seni.” diye geçirip gülümsemesini kısa bir gülmeye devretti. Sanki koca karı da Ahmet’in içinden geçenleri duymuş gibi o da gülmüş, uzanıp Bekir’in yanaklarından öpmüştü. Babaannesinin öpücüklerinden kurtulan Bekir “ Ben açıktım baba!” dedi. Babası “Geç ananın yanına, sana bir sokum yapsın, fazla dolanma ayağının dibinde yemek hazır oluncaya kadar.” Koşarcasına odadan çıkarken Bekir, Ahmet anasını kısaca süzdü. Kadıncağızın bütün gün evde yalnız kalışına içi daralsa da elinden bir şey gelmediğinden öylesine konuştu.

-          Ana, sıkılmadın değil mi bütün gün evde.

-          Yo, ne sıkılacağım oğlum. Hem Nezihe Halan geldi uzunca oturduk. Bugün babanın ölüm yıl dönümü rahmetliye Kuran okuduk, dua ettik.

Ahmet’in düz bir adam olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştı. Ahmet utanmayla karışık hayıflandı bugünü nasıl unuttuğuna. Hemen durumu kotarmak için de:

-          Yatsıdan sonra bende bir “Yasin” okuyayım, dedi lakin anasının nazarında pek kıymeti yoktu

bu sözün. Biliyordu ki şehre inip geldiyse oğlu, yatsıyı göremeden uyurdu. Yorgunluğunu göz ardı edip söylediği bu sözü yerine getiremezdi. Anasının içinde her sene bu vakitlerde oluşan ayrılık acısı daha derinleşir, Allah’tan korkmasa bir an evvel kocasının yanına gitmeyi dilerdi. Mukadderat, ecelin kendine geleceği güne dek katlanacaktı bu ayrılığa, yalnızlığa, unutulmuşluğa.

Akşam yemeği diye hazırlanan, bulgur pilavı ve yanına ayran. Görümcesinin öğlen gelişinde eli boş gelmemesine yine şükürler sunarak pilav az da olsa yiyerek sessiz sedasız odasına geçti koca kadın. Gelinin evi toplarken belli belirsiz söylenmesinden, oğlunun elini yüzünü yıkar yıkamaz uykuya dalışından sonra kalan zaman ne güzeldi. Upuzun sessizlik. Bu sessizlikte kocası Bekir’i, onunla olan günlerini evlatlarını, evlatlarının evlenip başka yuvalara gidişi; en küçük oğlunun- Ahmet ah Ahmet- şehirden kaçırıp getirdiği huysuz gelinini düşündürecekti. Torunları olmasa hiç çekilmezdi bu gelin. Yine ardı ardına sundu şükürlerini Allah’a. Torunları hep kendi soyundan huylarla donanmıştı.

Yatağının başucunda yer alan komodinden asırlık, oyma küçük sandığı çıkarıp kucağına aldı. Sandığa bakarken torunu Bekir içeri daldı. “Nene, hadi yine bana devlerin masalını anlat.” dedi ve koca karının yatağına uzanıverdi. Anlatmayı ne severdi koca kadın ama bugün olmazdı. Bugün aklında, gönlünde olanı da nasıl anlatsın? Ufacık çocuğa ölüm nasıl anlatılırdı, hele ayrılığın acısı… Küçük Bekir dedesinin adını taşıyor ama hiç dedesini bilmiyordu. Sandığın kapağını açtı torunun anlat ısrarlarına aldırmadan. Rengi solmuş siyah-beyaz bir fotoğrafı çıkarıp gözleri dolu dolu baktı koca kadın. “Kim bu adam nene?” sorusuna içi iyice dolmuş olan koca kadının gözleri daha tutamadı yaşları. Çocuğun üzülmesine neden olmamak için çabuk toparladı, tülbendinin kenarıyla siliverdi akan yaşları. Sesine de çeki düzen verip “Deden, bu adam.”

-          Aa, dedem asker miydi? Şimdi nerde?

-          Artık cennette deden, oğlum.

-          Orada mı asker?

-          Yok, oğlum yok. Biz evlendikten sonra askere gittiydi. Oradan bana, az özleyeyim diye bu fotoğrafı çekip yollamıştı.

Kime ne anlatıyorum bende, diye hayıflandı koca kadın ama torunun merakı çoktan soru bombardımanına dönmüş sorduğu her soruyu usulünce, sabırla yanıtladı koca kadın. Dikkatini dağıtmak için kocasının ve kendisinin fotoğraflarını çıkarıp torunun eline tutuşturdu. Küçük oyma sandığın içinde iple sarılmış, zarfları beyazlıktan uzak iyice sararmış mektup demetine sıra geldiğinde torunu:

-          Nene, bunlar ne?

-          Deden yazdı bunları bana, mektup bunlar. Askerdeyken her ay bir mektubu gelirdi.

Mektup demetinin iplerini çözerken yine içi doldu koca kadının, yaşlar gözlerine yürüdü. Yine bir iki damlaya sahip olamadı, yutkunup tuttu kendini. Torunu bir iki mektubu eline alıp merakla incelerken mektup demetinin en altındakini çekip aldı koca kadın. Zarfın içinden çıkardığı kâğıdı torununa uzatıp okumasını istedi. “bugün de sen bana mektup oku, yarın da ben sana devlerin masalını anlatayım.” Bu antlaşmadan memnun, okumayı yeni sökmüş Küçük Bekir tane tane okumaya başladı. Torunun Okuduğu mektup, kocasının askerden gönderdiği son mektuptu. İçimde ne müjdeler, ne güzel dilekler vardı. Son mektubun geldiği vakit yeniden can bulmuş, koca kadın masalsı bir anın içinde, torunun naif sesinden sanki kocasının konuştuğunu sanarak uzandı yatağına. Gözleri bu kez kapanarak derin uykunun emrine girmişti. Son mektubu okuyan torunun sesi öyle uzaklardan geliyordu ki koca kadın daha fazla direnemeden bu büyülü anın içinde kendini sonsuzluğa bıraktı.

20 Eylül 2022 Salı

Güleç Bir Pazar Vakti







 Bir Pazar Vakti
Güleç bir pazar sabahı uyanmış, huysuzluğun tesirinden uzak neşeyle açmışım gözlerimi. Yalnızlığımın son durağındayım çünkü bu haftadan sonra bitiyor hasretliğim. Bunu biliyorum, bundan mutlu oluyorum, neşe saçıyorum o yüzden.
Sokağa attığım ilk adımımda da aynı neşeyi taşıyorum hem ruhumda hem de tüm yüz hatlarımda. Kısa mesafeli sokağımdan caddeye ve oradan otobüs durağına uçarak varıyorum. Sabah on otuz, herkes uykuda hala kim çıkar zaten bu saatte sokağa. Hele de şehrin şubat ayazında…
Önce şehir merkezine gitmek için bindim belediye otobüsüne. Akşam yedi buluşmalarımızda bu hattın otobüsünde hiç yer bulamadım kendime. On iki dakikalık mesafede otursam da keyfi kısa sürecek diye de hiç dert etmedim. Her Pazar uyuduğumdan bu saatte dışarda olduğum da nadirdir. O nadir anlardan biri de bu Pazar kimsenin olmadığı bu boş otobüste kendime kırk altı seçenek buluyorum ya işte bu ne güzel.
Şehrin merkezinde yedi kişiyle iniyoruz otobüsten en genç ben, altısı ihtiyar. Birkaçını tanıyorum gibi sokaktan ya da caddeden ya da ihtiyarlar hep birbirine benzediğinden tanımışım gibi de olmuştur. Diğerleri bu Pazar sabahı –Allah bilir hangi nedenden- binmişlerdi otobüse. Suratlar asık, güleç Pazar onları unutmuş da olabilir, bendeki aylardır devam edegelen huysuzluk onların suratına oturmuş bugün.
İki yüz atmış beş adım sonra kavşakta yeşil ışığı beklerken karşıdan benden yana geçecek olan gri-beyaz karışımı saçları, kırışık bezgin suratlarıyla yürümeye hazır ihtiyarları da tanır gibi oldum. Yolun ortasında kesişti birkaçıyla gözlerimiz; hepsini tanıdım gibi hepsinin elin öpmek istedim, hepsine yolda eşlik etme hevesiyle doldu içim. Karşı kaldırımdan takip edeyim dedimse de dağılıverdiler farklı yönlere.
Üst geçitten sola dönüp yokuşa vuran yolun karşısına geçip yine bir otobüs durağında yerimi aldım. Bu sefer kalabalığız durakta, karışık yaş gruplarına takılıyor gözlerim. Malum hepsini tanıyacak halim yok ama Pazar güleçliğinin sonucu bu olsa gerek. Bazılarının başı önde bunlar belli şehrin gececi tayfası: garsonlar, ustalar, işçiler, nöbete kalmış esnaflar…
Otobüs hattının güzergâhında gecekondu mahalleleri var, bu insancıkların yüzüne işlemeyen Pazar güleçliği eminim şimdi kendilerini bekleyen yataklarında onları sarıp sarmalayacaktır. Beni uyandıran bu hal, onları da uykuya dalarken sevindirecektir. Yorgun bir otobüse yorgun insanların binmesi bu denli alışık değilim, en son bu hattı kullanışım ki ilk kullanışımdı hiç geçmedim şehrin bu yakasına. Otobüslerin karınca vari dolanmasında birçok yere beni de götürmüşlükleri çok olmuştur. Mesela evimden önce şehrin batısında yer alan liseme, üniversiteye gitmek için otogar tarafına; maçlar için stadyum tarafına, bir de pazarları emektar otomobilimizle gittiğimiz mesire alanına liseden arkadaşlarla kaçamak yaptığımızda belediye otobüslerinin yolcu olmuşumdur.
Otobüste ayaktayım her zamanki gibi. Otobüsün camlarından şehrin bu yakasına merakla şahit oluyorum suratımda Pazar güleçliği ile. Manzara tahmin ettiğim gibi şaşırmadan izlemeye koyuldum evleri, evlerin ötesindeki evleri, evlerin arasına sıkışmış ağaçları, ağaçların göğe uzananlarını, sessiz Pazar gününün tüm fakirliğini…
Sıra sıra geçtik gecekondu mahallelerinden, durakların sayısı arttıkça azaldı otobüs insanları. Sonunda oturduğum yerden saydım otobüstekileri: yedi kişi ben dâhil, şoför hariç. Otobüste kalanların sayısı azdı evet, ama içlerinde ne yığınlar vardı. Bu yedi kişi inmediyse benim gibi diğer durakların herhangi birinde, dertleri başkaydı. Şehrin gecekondu mahallesinin sonundaydı şehrin tüm yalnızları. Uzun uzun kavak ağaçlarıyla etrafı çevrili, içinde de yine çeşit çeşit- iklimin elverdiği -ağaçların olduğu şehir mezarlığına başka kimler gelirdi ki… hele de bu güleç Pazar günü.
Annem ve babam burada, buraya defnettikten sonra hiç gelmedim. Gelemedim. Bu güleç Pazar günü gelmem gerekiyor insan evleneceğini ilk kime haber verir ki… sonunda mutlu olduğumu paylaşacak kimim var ki… beni duysunlar ya da duymasınlar, ama bugün bu haberi vermeli, onların gözünün arkada kalmadığını söylemeliydim. Otobüsten inerken yedi kişi de benimle indi mezarlık durağında, otobüs şoförü de indi. Biz yedi ayrı kişi mezarlık kapısına yönelirken şoför yakıyordu sigarasını ve bizlere bakıyordu. Eminim, onun da tanıdıkları vardı burada.
Yedi kişi dağıldık mesarlığın yedi yönüne, son kez dönüp şoförden yana baktığımda otobüs çoktan yeni seferine dönmüştü bile. Biz yedi kişi yedi mezarı ziyaret ederken o, belki bugün buraya hiç yolcu getirmeyecek. Aynı ben gibi şehrin içinde unutmaya çalışanlar kendi işinde gücünde şehrin bu kısmını hayatından çoktan silmiş olarak ölecekleri güne dek buraya gelmeyecekler. Buldum babamla annemin mezarını. Temizdi, beklediğim gibi değildi. Ailemin tek çocuğuyum ama akarabalar demek ki vefa göstermişler. Bildiğim duaları yine titreyerek okudum. Mezar taşlarını okşadım, kıyıda köşede bir iki otu yolup temizledim mezarların üstünü. İkisin ortasına oturdum. Oturdum vakitlice ne saati düşünüyordum ne de neden bunca yıl gelmediğimi. At arabasına çarpmayayım diye direksiyonu kırıp taklalar atan araba içinde son anlarında düşünceleri neydi annemin-babamın… ardından araba kazası korkusundan araba kullanamadığımı da düşündüm. Otobüsleri sevdim yer yer de minibüsleri… uzak yerlere gitmez oldum, uzaklar bana geldi ve bugün uzaklardan gelen benimle yaşamaya geliyordu.
Güleç bir Pazar akşama doğru mezarlıktan çıkıp otobüs durağına yine geleceğimin sözünü vererek yürüdüm şehre doğru. Ardımdan gelip beni geçen otobüslere binmeden bu güzel Pazar gününde yeniden hayata adımladım durdum.

19 Eylül 2022 Pazartesi

Kader Yolu

KADER YOLU
Güneş henüz dağların ardında herkes gibi uyurken arabanın bagajını kapattı Musa. Şoför mahalline besmele çekerek kuruldu. Kontağı çevirip de aracını yürütürken “Ayet el kürsü “nün ilkini okumaya başladı. Şehri çıkarken yedincisini okuduğu “Ayet el kürsü ”nün ardından üçer üçer de diğer sureleri okumaya koyuldu. Her zamanki ritüeli, şimdiye dek inandığı üzere ayet ve dualarla yoldaydı artık. Ankara’ya kadar içi rahat olarak yolculuğuna başladı. Bildiği bu yolda bu kaçıncı kezdi direksiyon sallayışı. Hoş, her seferinde Ankara yolu ona tanıdık gelse de Pozantı’dan geçerken asla tedbiri elden bırakmazdı, yine dikkatle rampaları özenle kıvrılarak çıkıyordu. Bunun bir de inişi vardı ki o zaman daha da dikkat ederdi.

Kamyonlar, otobüsler irili ufaklı araçlar arasından geçerek Pozantı’nın tüneller mevkiine gelmişti. Bir saatten az bir sürede, aşina olmasının avantajıyla tünellere yaklaşıyordu. Orta şeritte düğün konvoyu olduğunu tahmin ettiği araç sırasının ardına düştü. Tünelleri onlarla aynı süratte geçtiğinden tünellerin bitiminde hepsini sollar, yoluma bakarım düşüncesini benimsedi. Araçta tek başına olduğundan düğün konvoyunun sonunda düğün konvoyundanmış gibi ilerlemeye devam etti.

Bir anlığına sigarasını araç içindeki küllüğünde söndürürken gözüne büyük bir cisim ilişti. Gözlerini ön cam çevirir çevirmez direksiyonu hızlı bir refleksle sağa kırdı. Kırmasıyla içindeki adrenalinle dikiz aynasına baktı; kulakları yırtan korna sesiyle irkilip gaza yüklendi. Az kalsın tırın altında kalıyordu Musa. Elleri ayakları zangır zangır titrerken hala konvoyun sağında ilerlediğini fark etmesiyle ilerde tüm araçların yavaşlamış hatta duruyor olduklarını gördü. Hızından dolayı yeniden panikleyen Musa, ardından gelen tırın ve sağ şeritte de yavaşlayan trafiğin arasında kaçınılmaz sona doğru ilerlediğini düşündü. Kızları…aklında sadece kızları vardı, gözlerinin önünde ilkokula gittikleri hali vardı kızlarının. Sola geçemiyor hızını azaltsa da yeterli olmadığını görüyor çarpışmanın etkisini en aza indirme gayesiyle devamlı fren yaparak ardındaki tırın da yavaşlaması için dua ediyordu. Konvoy bitti ancak sola geçiş için bir fırsat bulamamıştı, gözleri dikiz aynasında, ardındaki tırda idi. O an tırdan geldiğini fark ettiği acı bir fren sesi ve yanık lastik kokuları birbirine karışıyordu. önündeki araçlara çarpmasa da tırın kendine çarpacağı kesindi. Son metreler, hem önündekilerle mesafesi ramak kala seviyesinde hem ardındaki tır çarpmak üzere… “Kızlarım, hakkınızı helal edin, sizi çok seviyorum” sözleri, gözleri dolu olarak çıktı Musa’nın ağzından. Önündeki araca zayıf şiddette çarptı durduğunda, Musa emniyet kemerini çözmeye çalışırken dikiz aynasındaki tırın görüntüsü ile dehşete kapıldı. Kaskatı kesilip olanı biteni kabullenmiş olarak koltuğuna çakıldı. Tırın kafa kısmı bariyerlere dönük, ardındaki dorse orta şeritte fren sesleri ile kayarak hem kendine hem orta şeritteki arabalara doğru geliyordu. İlk arabaya büyük bir gürültü ile çarptı tırın dorsesi. Ardından bir diğeri ardındaki araçla ve önündeki araçla çarpışarak kendine doğru ilerliyordu. İlk araçtan itibaren dört araç hasar gördü, tırın şoför mahallinde tır sürücüsünün yüzünü bir an görmesiyle tırın durması bir oldu.

O an, saniyeleri yavaşlatan her ne ise, Musa’nin ömründen ömür almayı da ihmal etmemişti. On – on beş saniyelik süre, en ağır zaman diliminde vuku bulmuş; her metre binler kilometre hissi vermişti. Ve bitmeyen bir yol ile zaman dilimi içinde Musa, kazaya karışan tüm araçlar hatta araç içindeki tüm yolcular “dünyanın en yavaş gerçekleşen kazası” diyebilecekleri bir duruma şahit olmuşlardı. Dışardan bakan bir gözün hükmü olsaydı eğer “ bir anda olupbitti her şey ifadesine” kazayı yaşayan başta Musa ve diğer insanlar için “hiç de öyle olmadı” itirazları kızgınlıklarıyla ortaya çıkardı. Yazık ki öyle değildi kaza bir anda olmuştu. Kaza, kazalar serisinin sonuncusu idi, üçüncü tünelin içinde ilk kaza gerçekleşmiş Musa’nin de bulunduğu kazaya dek seri şekilde birçok aracın karıştığı zincirleme bir kazaya dönüşmüştü.

Araç teybinde Erkan Oğur’dan “Sen Benden Gittin Gideli” parçasının sonları çalınırken Musa, ağlamaya başladı. Ellerine yüzüne kapatıp sağ kalmasının tek güzel yanı olan kızlarını bir kez daha görebilme şükrü ile hüngür hüngür ağladı. Şarkının bitimi ile teybi kapatıp duayla karışık ağlamaya devam etti. Karısının ardından az daha, kızları babasız da kalacaktı; bu düşünce aklında iken ağıtları durmak bilmiyordu. Koskoca dünyanın minicik bir yerindeki bu ağıtlar iki kızın ardına azdı. Kanserden kaybettiği eşinin mirası kızlarından çok erken sayılacak bir dönemde ayrılıyor olmanın korkusunu başka nasıl bastırabilirdi. Aylardır görmediği kızlarına okul tatili sonrası kavuşma heyecanıyla çıktığı yolda, ölümle burun buruna gelmişti. Korkusu yoktu ölümden, çünkü gün gün ölmüştü eşi kanserden. Her gün kendisi ölmüştü zaten, eşi eriyip biterken hastane odasında. Ama kızlarından ayrı kalmak, onların bir de babasız büyümesi; işte bu düşünce ağıtlarını tetikliyordu.

Cam sesi ve kapsının açılmaya çalışılması ile ellerini yüzünden çektiğinde birçok kişinin bariyerler önünde toplandığını gördü. Çoluk çocuk, ihtiyar, genç herkes korkuyla bariyerler önündeydi. Birçoğunun elinde telefon bir yerleri arıyorlardı. sol camına hızla vuran adamı sonunda fark etti “bir şeyin var mı?!” iyi misin !?” diyen adam kendisiyle konuşuyor aynı zamanda da kapıyı açmaya zorluyordu. Musa, emniyet kemerini çıkardı, kapıyı usulca açtı. Ayaklarında derman yoktu adeta ruhsuz bir beden… Adam, Musa’nın araçtan inmesine yardım etti. Tüm bedeni zangır zangır titreyen Musa, adamın desteğiyle bariyerlerin olduğu bölüme geçti. Lakin Musa’nin ayakta duracak hali yoktu. Olduğu yere çöküverdi, yeniden elleriyle yüzünü kapattı. Çevrede konuşulanlara sağır, olanlara kördü. Zihninde sadece kızları vardı.

- Yok bir şeyi, iyi, iyi…. Şoka girmiş anlaşılan, dedi adam bariyer kenarında kendilerini izleyenlere. Eliyle Musa’nın omuzlarından sarstı. Kendine gel hemşerim, şükrüler olsun iyisin. Hele aç ellerini, derin nefes al bakim. Hemşerim…
Musa’yı ne kadar sarssa da oralı değildi Musa. Sadece ağlamak, ağlamak istiyordu. Adam kısa bir süre sonra elinde bir şişe ile Musa’nın başındaydı. “ Aç ellerini, suyla elini bir yüzünü yıka hemşerim!” buna da karşılık alamayan adam, şişedeki suyu Musa’nın başından aşağı boca etti. Musa’nın ensesini, başını suyla ovup devamlı konuşan adam en sonunda onu kendi haline bıraktı. Başından aşağı akan sularla yalnızca ağlayıp duran Musa’nın yanında bu sefer ince sesli, yaşlı bir kadın konuşuyordu “Oğlum, tamam artık yorma kendini ağlayarak, ölen yokmuş. Bir- iki kırık çıkık, çizik… haydi bak, hepimiz korktuk. Şükür ölen yok. Hem bizim araba tırın kasasıyla mahvoldu. Şükür sağ çıktık içinden. Hadi sen de şükret Allah’a, bak iyi herkes.” Kadıncağızın bu şefkat dolu sözleri Musa’yı içinde bulunduğu durumun koşullarını fark etmesine neden oldu. Ağıtı azaldı, azaldı ve ellerini yüzünden çekip yanında duran yaşlı kadına baktı. Usulca ayağa kalkarken gücünü yokladı. Kadının yanında kendi gibi titreyen yaşlı bir adam duruyordu. Kocası olduğunu sandığı yaşlı adam yola bakıyordu, Musa de adamın baktığı yöne baktığında; tırın dorsesinin hasar verdiği araçları gördü. Bakışlarını ondan çekip tırın kafasına doğru baktı. Tırla kendi aracının neredeyse yapışık durduğunu görünce yeniden içi doldu taştı. Yaşlı kadının kendisine bakıp bir şeyler söylediğini fark edince az da ol yatıştı. Kadın, neler diyordu kim bilir, ancak Musa gerçekten duymuyordu. Bir baş ağrısıyla karışık uğultu vardı kulaklarında. Şokun etkisi anlaşılan hala yakasındaydı Musa’nın.

Uzunca bir zaman olan biteni kulağındaki uğultu, başındaki ağrı, içindeki ağlama hissiyle izledi. Yedi- sekiz ambulans, itfaiye araçları, çekiciler... Karınca ordusunun harareti vardı otoyolda. Bariyerlerin de gerisine çekilmiş, olanı biteni kendi yaşamamışçasına izledi. Saatler bu sefer geçmek bilmiyordu. Her iş, en ince ayrıntısına dek özenle yapılıyor, yaralılar ambulanslara korkulu gözlerle taşınıyor; hasar gören araçlar kırık cam parçaları gibi birer birer toplanıp çekicilere yükleniyordu. Düğün konvoyunun öndeki araçlardan ikisi ile kendi önünde ilerleyen son iki araç çekicilerle yoldan kaldırılınca tek şeritten polisler, biriken araç trafiğine yol vermeye başladı. Kendine çarpacak olan tıra yöneltti bakışlarını. Tırın yanında kahırla sigara içen adamın yanına gitme isteğiyle ayağa kalktı. Az önce kendisiyle konuşan yaşlı kadın ve kocası da tır şoförüne doğru yürüdü. üçü aralarında konuşmaya başladı. Musa titrek bir sesle tır şoförüne selam verdi. Tır şoförünün gergin gözleri Musa’nin içine dek işledi. “İşte ekmek teknem, bak mahvoldu “ diyen bu bakışlar aslında bir feryattı. Belki kendine çarpmamıştı ama dört aracın hasar görmesine neden olan koca demir yığının şoför mahalli de bariyerlere çarptığından hasarlıydı.
- Geçmiş olsun abi, diyebildi tüm gücüyle.
Yutkunuyor ağlamamak için kendini zor tutuyordu Musa. “ Onun da çoluk çocuğu var, ya başına bir iş gelseydi “ diye içleniyordu.
- Sağ ol kardeş, sana da geçmiş olsun. Az daha alıyordum altıma seni, verilmiş sadakan varmış. Demin arabadan çıkaran da bendim. İyi sarsılmıştın. Şükür…
O an, o söz – altıma alıyordum- yaşadığı her şey an be an yeniden canlandı gözünde Musa’nın. Evet, az daha tırın altında kalıp hayata veda edecekti belki de tırdan kaçayım derken solundaki veya önündeki araçlara fena halde çarpacaktı. Enikonu ölümdü sonu, “Allah korudu hakikaten verilmiş sadakam varmış” diye geçirdi içinden. Aklına yeniden düştü kızları, onları yalnız bırakmak… gülüşleri canlanıyor zihninde, “baba” deyişleri, onlara sarılışı, onların kokusu…
- Allah’tan ölen yokmuş dedi masumca, yaşlı kadın her ikisine.
Yaşlı kadınla göz göze geldiğinde kadının ela gözlerinin şükür rahatlığına denk geldi, huzur hissi yayıldı bir anda içine Musa’nın. Başından beri kazanın en rahatı bu yaşlı kadındı belki, diye geçirdi içinden. “ teslimiyetin verdiği huzur böyle olsa gerek. Nasılsa herkes, hepimiz, karım gibi veda edecek bu yalan dünyaya ve ölümler hep kapımıza bin bir vesile ile gelecekti, hatta gelmedi mi? Kanserdi bizim kapımızı çalan, burada bir ölüm olsa kaza çalmış olmayacak mıydı kapımızı” diye düşündü Musa. kadının ellerine sarılıp öpmek istedi, sarılıp ağlamayı bile düşündü. Çekindiğinden değildi ,bunları yapmaya engel olan yalnızca gücü hala yerinde değildi.
- Sizlerde bir şey var mı, acil bir durum?.. diyen, elinde koca bir siyah çanta taşıyan sağlık görevlisi.
Yaşlı kadın hepsi adına konuştu birden, iyi olduklarını söyleyip şükür ve dualarla sözlerini harmanlayıp yolladı sağlık görevlisini. Yirmili yaşlarda bir erkek koşa koşa yanlarına gelip yaşlı kadın ve adamın ellerinden öptü. Sarıldılar, yaşlı adam da o an ağlamaya başladı.
- Dayı iyisiniz değil mi? Bir şeyiniz yoktur inşallah. Maşallah ucuz kurtulduk. Bizimkilerden kaza karışmayanları, gelinle damadı yolladık. Bir an unuttuk sizi, hakkınızı helal edin. Necati eniştem sizi görmüş iyi dedi, hemen geldim sizi gösterince yanınıza.
- Geçmiş olsun, dedi tır şoförü ve Musa da…
- Sağ olun abilerim.
- Ne oldu gördün mü sen, diye sordu tır şoförü attığı sigaranın ardından yenisi yakarken. O an Musa’nın de canı çekti sigaradan ama arabada olduğunu hatırlayınca durakladı. İmdadına genç yetişti cebinden o da bir sigara paketi çıkarıp Musa’ya da ikram etti.
- Ben görmedim usta, önümüzdekilerin dediğine göre bir tane minibüsün lastiği patlamış, sağındaki kamyona girmiş. Takla falan atmamış ama ondan sonra tünel duvarına çarpmış. İşte ondan sonra kıyamet kopmuş.
“Demek ki düşündüğüm an sollasaydım konvoyu, minibüse göbekten dalar, daha feci bir kaza yapardım” diye düşündü Musa. Derin derin nefes aldı, tır şoförü Musa’nın yine dalıp gittiğini görünce:
- Hemşerim, iyi korktun sen de ha. Tamam, hepimiz korktuk ama sen baya baya şoka girdin. Baktın mı arabana var mı bir şey?
- Az daha konvoyu sollayacaktım, belki de minibüse ben dalacaktım. Allah diyorum, başka ne diyeceğimi bilmiyorum. Elim ayağım boşaldı, resmen öldüm öldüm dirildim. Hele de dikizden seni gelişini görünce.
- Verilmiş sadakamız varmış, mala gelsin cana gelmesin dedi tır şoförü; haydi, arabana bir bak gel.
Arabaya doğru komut almış er gibi yöneldi Musa. Ardındaki konuşmalara da kulak kabarttı. Genç, yaşlıların arabasının çekilmesine yardım ettiğini, onları da alması için birilerini aradığını söylüyordu. Arabasının başına gelince genç bir çift de Musa’nın yanına gelip geçmiş olsun dileklerini sundular. Karşılıklı içten şükürlerle dolu iyi dileklerini sunduktan sonra araçların çarpma yerlerinde gözle görünür büyük hasar olmadığını gördüler. İki tarata helalleştiler Musa telefon numaralarını alıp kendi numarasını karşıya verdi. Olur da bir sıkıntı çıkması halinde kendini mutlaka aramalarını tembihledi. Ancak genç çiftin aracının ön tarafı için pek iyi şeyler söylenecek gibi değildi. Genç çift, öndeki araca ve kendilerine ağır hasar verecek şekilde çarpmışlardı. Musa’nın bu duruma üzüntüsü o kadar belliydi ki az önceki tanıştığı adama elinden bir şey gelip gelmeyeceğini birkaç kez tekrarlarken genç adam “ Tamam abi, gerek yok. Hadi sen yoluna git. Allah kaza bela vermesin başka” diyerek uğurladı Musa.
Aracının başına gelen Musa, hiç binmek istemiyordu arabasına. Sürebilecek gücü yoktu hatta korkusu hala devam ettiğinden belki daha saatlerce orada kalabilirdi. Aracından sigarasını ve telefonunu aldı. Birkaç kez kızlarının aramış olduğunu gördü. Onlarla konuşacak cesareti bulmadığından her ikisine “ Yolda sıcak çarptı, mola verdim. Serin bir yer bulunca uykuya dalmışım. Yarım saate yola çıkarım. Şimdi elimi yüzümü yıkayayım, sonra da yemek yiyeyim. yola çıkınca ararım.” Mesajını attı. Tekrar yaşlı kadın ve adamın yanına geldi. İkisi de portatif sandalyeye oturmuş tırın yoldan çekilişini izliyorlardı. Yanlarında kimse yoktu, selam verip yanlarına çömeldi. Yaşlı kadının konuştuğunu sanıyordu oysa kadıncağız ezberden kuran okuyordu. Kadını ve adamı rahatsız etmemek için sessizce oturdu yanlarında. Ardı adına sigara içti, kazayı hiç hatırlamıyormuş gibi her anı yeniden, yeniden geçiriyordu zihninden. Kulaklarındaki uğultu geçse de hala başı ağrıyordu. Yeni bir sigara daha yakarken:
- Yeter be oğlum, kazada ölmedin ama sigaradan öldüreceksin kendini, yaşlı kadının anne şefkatindeki bu tonlu konuşmasının üzerine sigarasını söndürdü. Yaşlı kadının o huzur veren gözleri ışıldadı. “Aferin, hah şöyle.” Sözüyle de rahatladı Musa.
- Yanınızda oturabilir miyim?
- Ne demek, tabi ki evladım. Bak amcan put kesildi, konuşacak biri iyi olur.
- Sizi almaya gelecek kimse var mı?
- Var, dedi benim yeğenim, ama ne zaman Allah bilir. Bizimki de sus pus, hep böyle zaten. Akşam eve varalım, gör bunu. Sabaha kadar susmaz. Şimdi akıllı akıllı duruyor ama aksam sabaha kadar deli deli konuşur.
- Teyzem bir şey diyeceğim.
- De, yavrum.
- İçimden geldi; haydi, gelin amcayla beraber sizi götüreyim. Nereye gidiyorsanız oraya bırakayım. O yeğeninizi arayalım, kimse gelmesin, zahmet etmesin, olur mu?
- Asıl sen zahmet etme yavrum, der demez ihtiyar adam lafa girdi.
- Çok makbule geçer evladım, ancak benzin paranı verirsem.
- Hayatta olmaz amca, içimden geldi dedim ya… Başımın gözümün sadakası farz et ki şuradan- eliyle kaza yerini gösterdi- sağ çıktığımıza karşılık bir hayır.
- Tamam, evladım, tamam dedi şefkat dolu sesiyle kadın. Ayağa da kalkarken; sandalyeler hem tırcının bunları da verelim adama lazım olur. O an yaşlı adam homurdanmaya başlayınca; yeter artık İhsan, çık kasvetten. Canımız sağ, şükür halimize. Hem sen demiyor muydun arabanın miadı doldu diye. Hıı, sat diyordum; satsam kim alıyor diyordun. Bak gitti işte sonunda.
- Kadın, kadın….
- Aha da dellendi İhsan Efendi….
- Tamam, amca sinirlenmeyin. Ben şuradaki polislere varıp geleyim, araba açık siz geçin oturun.
Polislerle kısa bir konuşmanın ardından, tır şoförünün yanına gelen Musa onunla da konuşup arabasına yanına geldi. Yaşlı kadın çoktan arka koltuğa kurulmuş, başını yorgunluktan olsa gerek geriye doğru atmış, gözlerini kapatmıştı. Yaşlı adam Mus’yı bekliyordu, birlikte arabaya bindiler.
- Adım Musa, İhsan Bey dedi Musa ve tüm içtenliğiyle elini uzatarak tokalaştı. Nereye gideceksiniz?
- Biz düğün konvoyundaydık, Niğde’ye gidiyorduk. Niğdeliyiz zaten, gelin Adanalı. Düğün, Niğde’de ama benim hiç düğün çekecek halim yok. Sen bizi...
- Ne demek düğün çekecek halimiz yok İhsan, ilk kez kızmıştı yaşlı kadın. Hadi, hadi yok öyle yağma. Düğün salonu Niğde’nin girişinde oğlum, tez geri dönersin yoluna oradan. Ben, şimdi Sefayı arıyorum İhsan. Geliyoruz diyorum, kimseyi yollamasın buraya.
Musa’nın içinde farklı bir duygu oluştu yaşlı kadına karşı. “Demek hayat buydu. Ölüm de doğal, düğün- dernek de… Hayat acı da olabilir, tatlı da... Acıyı sineye çekecek, tatlı olanı da sonuna kadar yaşayacaktık. Ölüm hak, lakin hayatı da ölene dek her haline eyvallah diyerek yaşamalı. Ölüme mani var mı, hayır, yok. O vakit ne diye telaş içindeyiz. Bak teyzeme sanki ölümcül kaza geçiren o değil, hatta umurunda bile değil kaza. Ha, yaşından olabilir diyeceğim ama yok, yok. Fıtratı bu teyzenin. Ve bu fıtratın tam tersi, hayatı kanıksamayan İhsan Amca hatta tüm İhsan Amca gibiler- ben de dahil- olanlar; bize verilenin kıymetini bildikten sonra hayat-yaşamak o denli anlamlı. Oysa ağlayarak geldiğimiz hayatta güldüklerimiz olabilir ama ağlatarak da veda edeceğimiz aşikar değil mi? Ah teyzem, şu korkunç kaza silsilesinde sen, tek gerçek olan hayatın devam ettiğinin kanıtısın.
- Ela, eda… İki kızın mı var evladım, dedi yaşlı teyze ve Musa’yı içindeki düşünce sarmalından uyandırmış oldu bu soruyla. Arabanın arkasında yazıyordu, binerken gördüm.
- Evet, teyzem, ellerinden öperler. Bugün onları göremeyeceğim diye çok korktum.
- Şükür, görürsün inşallah bugün ve her gün göresin evladım. Neredeler, evde mi?
- Yok, teyzem, Ankara’dalar. Bir yıldır oradalar. Eşimi kaybedince anneannelerinde kalmak istediler. ben de tatillerde yanlarına gidiyorum. Alışana kadar böyle devam etsin.
- Allah rahmet eylesin evladım eşine, toprağı bol mekânı cennet olsun. Kızlarına da daha geç kalmadan hayırlısıyla kavuşursun inşallah. Allah kaza bela vermesin başka.
- Allah razı olsun teyzem. Sağ olasın.
- İhsan bak iki kızı varmış- adın Musa idi değil mi- Musa evladımızın
- Allah bağışlasın, Allah mürüvvetlerini görmeyi nasip etsin.
- Âmin İhsan Amca, Allah razı olsun.
- Bizim de iki evladımız vardı. İkisi de sizlere ömür… Birini ilkokul beşe giderken hastalıktan kaybettik ötekini de kazada kaybettik.
Musa’nın içi yeniden burkuldu bu sözler üzerine, yandan İhsan Amca’ya ardından dikiz aynasından yaşlı kadına baktı. Konuşacak söyleyecek bir şey bulamadı; dili dolandı, boğazı kurudu. “Allah’ım, teyzem sen neler yaşadın öyle?” diye içlendi. Zar zor “Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun” diyebildi. Yaşlı kadının bu konu konuşulurken halinde bir değişme yoktu. “Öyle içselleştirmiş ki durumu hala aynı vakur duruş hala aynı tevekkül “ diye takdir etti yaşlı kadını Musa. Yaşlı kadının bu vakur haline karşın ihsan Amca’nın çatık kaşları kendi sonunun nasıl olacağını Musa’ya gösteriyordu. Çünkü kazadan önce duruşu, hayata bakışı, hıncı, karamsarlığı İhsan Amca’dan farksız hatta “ Yaşlandığımda da bir İhsan Amca olacaktım” diye içinden geçirdi Musa. Ve yaşlı teyzenin konuşmalarına yeniden kendini verdiğinde kadın:
- Damat işte, bizim evladımız gibi evimizde elimizde büyüdü. İhsan’a ikinci babam der durur, ben de çok severim evladımdan ayrı görmem. Düğün de onun, kimseye bir şey olmadı ya şükür Rabbime.( âmin diyerek ellerini yüzüne götürdükten sonra yaşlı adamın kolunu dürttü) âmin diyen yaşlı adamın hala kaşları çatıktı.
Yolda, kadın konuştukça hem Musa hem kadın kaç bin kez şükürler sunup Allah’a kaynaştılar, kadının ruh halinin yaydığı olumlu hava Musa’ya kazayı çoktan unutturmuştu. Niğde iyice göründüğü vakit yaşlı adam:
- İlerde yan yol var oradan sap, kestirmeden gidelim dedi.
Çok sürmeden yan yol belirdi, Musa yaşlı adamın yol tarifine göre düğün salonun önüne kadar geldi. Düğün salonun önünde bekleşen kalabalığın yüzleri asıktı. Düğün konvoyundan kaza sonrası gördüğü birkaç kişiyi yine burada fark edince “Bu kalabalığın çoğu kazaya karışanlardır” diye içinden geçirirken Musa, yaşlı teyzenin arabadan inmesine yardım etti. Yaşlı teyzeyi ve İhsan Amca’yı görenler hemen yanlarına gelip etraflarını sardı. Kaza hakkında konuşulmaya başlanınca yaşlı kadın elini havaya kaldırıp hepsini susturdu.
- Tez, misafirimize bir şeyler hazırlayın, bizi buraya kadar getirdi. Dinlensin daha yola çıkacak. Kazayı da unutun artık.
Herkes yaşlı kadına uyup Musa’yı içeriye davet ettiler. Yaşlı kadın – ihtiyar ve Musa’yı bir masaya oturtup hızlıca önlerine yemeklerini getirdiler. Yaşlı teyzeyi ve adamı gören herkes masaya gelip el öptükten sonra çekiliyordu. Yemeklerini yerken gelin ve damat da masaya gelip yaşlıların ellerini öpüp karşılıklı uzun uzun sarıldılar, en çok da damat bir türlü bırakmak bilmedi yaşlı kadını. Sonra Musa’nın elini sıkarak teşekkürlerini sundu. Düğünde kazanın etkisi hâkimdi ancak yapacak bir şey yoktu. En azından ölen olmadığından buruk bir sevinç olsa da düğün devam ediyordu. Yemeklerini bitirdikten sonra Musa ayağa kalkıp yaşlı kadının yanına vardı:
- Teyzem, ben müsaadeni istiyorum, diyerek önce kadının sonra da yaşlı adamın elini öptü.
- Evladım Allah senden razı olsun bugün bizi buraya kadar getirdin, ilgilendin. İhsan; Musa evladımın numarasını al, bizimkini de ver. Yaz bitmeden bana bekliyorum. Sakın bakarız, ayarlarız, geliriz deme. Kendini ayarla, “alo” dedim mi kızları da al gel. Erik, şeftali, elma var evimin bahçesinde. Tavuklar, civcivler, iki kedimiz, bir de köpeğimiz var severler onları.
Daha da saydı döktü yaşlı kadın, Musa kadının gözlerine takılıp kalmıştı. Hiçbir kötü bir şey yokmuş gibi umutla dolu, ışıl ışıl bakıyordu Musa’ya. Her sözüne kibarca baş eğip “eyvallah-Allah razı olsun” diyerek karşılık veriyordu. Sonunda bakışlarını İhsan Amca’ya çevirdiğinde o asabi surat gitmiş, kendisine bir akraba yakınlığı duyan biri gibi bakan İhsan Amca lafa girdi. “ Allah her daim kazadan beladan korusun evladım seni. Allah evlatlarını sana, seni de onlara bağışlasın. Cennet Teyzen “alo” dedi mi hiç itiraz etme çık gel.” diyerek kapıya kadar geçirdi Musa’yı.
- Kader yolumuzu kesiştirdi Musa evladım, artık Ankara’ya gidiş dönüşlerinde burada da bir evin var. Sakın çekinme, biz ölene dek sen de bizim evladımızsın. Haydi, yolun açık olsun.
Musa’yla yaşlı adam samimiyetle sarılıp ayrıldılar. Arabasına binerken İhsan Amca’ya da derin bir muhabbet hisseden Musa, yine dualar ederek yola koyuldu. Hava iyice kararmış, Ankara yolundaki tüm sokak lambaları yanmış, otoyola huzurla çıkmıştı. Telefonu çalıyordu, arayan Eda’ydı.
- Alo, baba nerede kaldın, öldük meraktan.
- Geliyorum yoldayım kızım, yoldayım. Sağ salim kavuşuruz inşallah. Haydi görüşürüz.


Mehmet Özcan Yasdıbaş (2022)

13 Eylül 2022 Salı


 


 


 

huysuz karanfil gecelerin 
hazin bir ağıtı olur gün gün 
yüzümde bir meçhul dudak izi
dilberi çoktur karanfil gecelerin

ellerin, en uzak rüyaların
kristal sarayların
hayırsız niyetlerin 
sebepsiz ölümlerin 
en çok da karanfil gecelerin
huzuru olurdu tarifsiz, bitimsiz

ellerin değdiğinde ruhuma 
gölgelerinde çürür ayrılıklar
yanıkları vardır mesela
sevda kaplamış yüreğimin 
yıldızlar suyunu taşır göğsüme
yangınları çoktur karanfil gecelerin

ellerin bir dilek ağacının ipek meyvesi
öyledir işte, ellerin karanfil gecelerin 
zifirinde hazin ağıtların sonudur


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 

ŞEHRİ İÇERKEN


 

BURADAYIM


 

YOLCUYUZ


 


 

PASTEL YAĞMURLAR