Güleç bir pazar sabahı uyanmış, huysuzluğun tesirinden uzak neşeyle açmışım gözlerimi. Yalnızlığımın son durağındayım çünkü bu haftadan sonra bitiyor hasretliğim. Bunu biliyorum, bundan mutlu oluyorum, neşe saçıyorum o yüzden.
Sokağa attığım ilk adımımda da aynı neşeyi taşıyorum hem ruhumda hem de tüm yüz hatlarımda. Kısa mesafeli sokağımdan caddeye ve oradan otobüs durağına uçarak varıyorum. Sabah on otuz, herkes uykuda hala kim çıkar zaten bu saatte sokağa. Hele de şehrin şubat ayazında…
Önce şehir merkezine gitmek için bindim belediye otobüsüne. Akşam yedi buluşmalarımızda bu hattın otobüsünde hiç yer bulamadım kendime. On iki dakikalık mesafede otursam da keyfi kısa sürecek diye de hiç dert etmedim. Her Pazar uyuduğumdan bu saatte dışarda olduğum da nadirdir. O nadir anlardan biri de bu Pazar kimsenin olmadığı bu boş otobüste kendime kırk altı seçenek buluyorum ya işte bu ne güzel.
Şehrin merkezinde yedi kişiyle iniyoruz otobüsten en genç ben, altısı ihtiyar. Birkaçını tanıyorum gibi sokaktan ya da caddeden ya da ihtiyarlar hep birbirine benzediğinden tanımışım gibi de olmuştur. Diğerleri bu Pazar sabahı –Allah bilir hangi nedenden- binmişlerdi otobüse. Suratlar asık, güleç Pazar onları unutmuş da olabilir, bendeki aylardır devam edegelen huysuzluk onların suratına oturmuş bugün.
İki yüz atmış beş adım sonra kavşakta yeşil ışığı beklerken karşıdan benden yana geçecek olan gri-beyaz karışımı saçları, kırışık bezgin suratlarıyla yürümeye hazır ihtiyarları da tanır gibi oldum. Yolun ortasında kesişti birkaçıyla gözlerimiz; hepsini tanıdım gibi hepsinin elin öpmek istedim, hepsine yolda eşlik etme hevesiyle doldu içim. Karşı kaldırımdan takip edeyim dedimse de dağılıverdiler farklı yönlere.
Üst geçitten sola dönüp yokuşa vuran yolun karşısına geçip yine bir otobüs durağında yerimi aldım. Bu sefer kalabalığız durakta, karışık yaş gruplarına takılıyor gözlerim. Malum hepsini tanıyacak halim yok ama Pazar güleçliğinin sonucu bu olsa gerek. Bazılarının başı önde bunlar belli şehrin gececi tayfası: garsonlar, ustalar, işçiler, nöbete kalmış esnaflar…
Otobüs hattının güzergâhında gecekondu mahalleleri var, bu insancıkların yüzüne işlemeyen Pazar güleçliği eminim şimdi kendilerini bekleyen yataklarında onları sarıp sarmalayacaktır. Beni uyandıran bu hal, onları da uykuya dalarken sevindirecektir. Yorgun bir otobüse yorgun insanların binmesi bu denli alışık değilim, en son bu hattı kullanışım ki ilk kullanışımdı hiç geçmedim şehrin bu yakasına. Otobüslerin karınca vari dolanmasında birçok yere beni de götürmüşlükleri çok olmuştur. Mesela evimden önce şehrin batısında yer alan liseme, üniversiteye gitmek için otogar tarafına; maçlar için stadyum tarafına, bir de pazarları emektar otomobilimizle gittiğimiz mesire alanına liseden arkadaşlarla kaçamak yaptığımızda belediye otobüslerinin yolcu olmuşumdur.
Otobüste ayaktayım her zamanki gibi. Otobüsün camlarından şehrin bu yakasına merakla şahit oluyorum suratımda Pazar güleçliği ile. Manzara tahmin ettiğim gibi şaşırmadan izlemeye koyuldum evleri, evlerin ötesindeki evleri, evlerin arasına sıkışmış ağaçları, ağaçların göğe uzananlarını, sessiz Pazar gününün tüm fakirliğini…
Sıra sıra geçtik gecekondu mahallelerinden, durakların sayısı arttıkça azaldı otobüs insanları. Sonunda oturduğum yerden saydım otobüstekileri: yedi kişi ben dâhil, şoför hariç. Otobüste kalanların sayısı azdı evet, ama içlerinde ne yığınlar vardı. Bu yedi kişi inmediyse benim gibi diğer durakların herhangi birinde, dertleri başkaydı. Şehrin gecekondu mahallesinin sonundaydı şehrin tüm yalnızları. Uzun uzun kavak ağaçlarıyla etrafı çevrili, içinde de yine çeşit çeşit- iklimin elverdiği -ağaçların olduğu şehir mezarlığına başka kimler gelirdi ki… hele de bu güleç Pazar günü.
Annem ve babam burada, buraya defnettikten sonra hiç gelmedim. Gelemedim. Bu güleç Pazar günü gelmem gerekiyor insan evleneceğini ilk kime haber verir ki… sonunda mutlu olduğumu paylaşacak kimim var ki… beni duysunlar ya da duymasınlar, ama bugün bu haberi vermeli, onların gözünün arkada kalmadığını söylemeliydim. Otobüsten inerken yedi kişi de benimle indi mezarlık durağında, otobüs şoförü de indi. Biz yedi ayrı kişi mezarlık kapısına yönelirken şoför yakıyordu sigarasını ve bizlere bakıyordu. Eminim, onun da tanıdıkları vardı burada.
Yedi kişi dağıldık mesarlığın yedi yönüne, son kez dönüp şoförden yana baktığımda otobüs çoktan yeni seferine dönmüştü bile. Biz yedi kişi yedi mezarı ziyaret ederken o, belki bugün buraya hiç yolcu getirmeyecek. Aynı ben gibi şehrin içinde unutmaya çalışanlar kendi işinde gücünde şehrin bu kısmını hayatından çoktan silmiş olarak ölecekleri güne dek buraya gelmeyecekler. Buldum babamla annemin mezarını. Temizdi, beklediğim gibi değildi. Ailemin tek çocuğuyum ama akarabalar demek ki vefa göstermişler. Bildiğim duaları yine titreyerek okudum. Mezar taşlarını okşadım, kıyıda köşede bir iki otu yolup temizledim mezarların üstünü. İkisin ortasına oturdum. Oturdum vakitlice ne saati düşünüyordum ne de neden bunca yıl gelmediğimi. At arabasına çarpmayayım diye direksiyonu kırıp taklalar atan araba içinde son anlarında düşünceleri neydi annemin-babamın… ardından araba kazası korkusundan araba kullanamadığımı da düşündüm. Otobüsleri sevdim yer yer de minibüsleri… uzak yerlere gitmez oldum, uzaklar bana geldi ve bugün uzaklardan gelen benimle yaşamaya geliyordu.
Güleç bir Pazar akşama doğru mezarlıktan çıkıp otobüs durağına yine geleceğimin sözünü vererek yürüdüm şehre doğru. Ardımdan gelip beni geçen otobüslere binmeden bu güzel Pazar gününde yeniden hayata adımladım durdum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder