22 Eylül 2022 Perşembe

SON MEKTUP



 SON MEKTUP

 

Ellerindeki kınaya bakarken parmaklarını ovaladı, yüzük parmağındaki asırlık alyansı dönderip durdu. Gün batıyor, tatlı bir kızıllıkla pencereden görünen ufuk öyle yakın duruyor ki… Sırtı kapıya dönük, gözleri hala ellerindeki kınada, dışarda kızıllık karanlığa yerini bırakırken akşam ezanı okunmaya başladı. Salavat getirip kınalı ellerini yüzüne götürdü içindeki tüm samimiyetiyle. Odasının kapısı hışımla açıldı, sekiz yaşında tekne kazıntısı Bekir’i avaz avaz içeriye daldı. Tüm hızıyla babaannesine atıldı. Koca kadın daha yönünü dönemeden Bekir, sarılmıştı babaannesine. “Nene, nene! Biz geldik, beni özledin mi?” koca kadın neler özlemiyordu ki… Bekir’i de özlemez olur muydu? Hem öpüyor torununu hem de derin derin içine çekiyordu torununun kokusunu. Bu denli sevgi bu denli özlem bu denli mutluluk nasıl tarif edilebilirdi? Torunu hararetle bir şeyler anlatırken koca karı, torununun ya kısacık saçlı başını okşuyor ya yanaklarını öpüyordu. Kucağına aldığı torunu da şimdi iyice kararmaya başlayan ufka yüzü dönük ha bire bir şeyler anlatıyordu. Torunu sakinleşmiş daha anlaşılır konuşmaya başlamış, minik başını babaannesinin göğsüne yaslamıştı. Konuşmasına kollarına da dahil eden Bekir, kısa aralıklarla kollarını kocaman açıp anlattığına şekil veriyor ya da kollarını kısarak yaşadığı her anı yeniden canlandırıyordu. Koca karı bir eliyle kucağındaki torununu tutarken bir eliyle de gâh başını okşuyor gâh abartılı açılan Bekir’in kollarına müdahale ediyordu. Yoksa bu minik ama koca karı için güçlü kollar her an yüzüne gelebilir istenmeyen kazalara neden olabilirdi.

İçerden gelinin yakınmalarını duyunca Bekir’in anlattıklarından iyice uzaklaştı.  Gelin ah gelin! Bunca yıl kaynanasıyla geçinememiş, koca kadınsa her defasında – üç kız doğurmuş koca kadın bir şey demese de her lafını kötüye yormuş ta ki üçüncü kızın üzerinden on yıl geçip de Bekir’i doğrunca soğumuştu -  güzel konuşmuştu. Ama Bekir de ne tatlıydı… sırf onun hatırına, bu hatır bilmeyen geline bir otuz sene daha katlanabilirdi. Şimdi kucağında Bekir, kulağı içerde, kocasına yine densiz densiz konuşan gelinde, akşam yemeğine dek oturacaktı anlaşılan pencere önündeki sedirde. Gelin içeri gelip “nasılsın ana?” demeyecek yine, biliyordu huyunu gelinin. Şehre giderken çocuklar gibi şen ama dönüşte yine çocuklar gibi arsız olurdu.

Bir anda kucağından ileriye atılan Bekir, babaannesinin kendisini pür dikkat dinlediğini sandığından anlatma heyecanıyla göz göze, yüz yüze anlatmaya geçmek istemişti. “ Sonra babam kasadan kocaman odunu aldı köpeklere savurdu, ben hiç korkmadım nene! Hele biri vardı kocaman, siyah bir köpek az daha babamı ısıracaktı.” Koca kadın “ananı dalasaydı iyi olurdu” diye içinden geçerdi. Yüzünde oluşan istemsiz gülümsemeden Bekir, babaannesinin anlattıklarına inanmadığını sanıp “vallaha da billaha da nene, kocaman siyah bir köpekti. Aynı aslan gibi…” o an, koca karı “ yaa, demek öyle ha!” derken tüm ciddiyetini takınıp Bekir’i ikna etti ciddi olduğuna.

-          Ana, nasılsın? İyisin değil mi, Bekir yormuyordur seni inşallah.

-          Hoş geldiniz Ahmat’ım, yok yok yormuyor Bekir’im. Bak, nasıl da hevesli hevesli anlatıyor. Hem ne oldu, hayrola?

-          Duran Emmilere uğradık, köpekleri salmış bahçeye. Kara’sı var ya hah, o bize dolandı. Tanımadı akşam vakti ya neyse. Onu anlatıyordur.

-          Ya, bak sen, derdi neymiş de Duran’ın bu saatte salmış itleri.

-          O da şehre inmiş bugün, bizden az evvel gelmiş eve ondan salmış köpekleri.

-          İyi, iyi de az daha…

-          He nene az daha babamı ısırıyordu köpekler, diye heyecanla atıldı Bekir.

-          Oğlum, hiç baban müsaade eder mi onlara, hemen kamyonetin kasasından benim uzunda sopayı alıp savuşturdum ya.

-          Evet, baba, ben de hiç korkmadım amma

Ahmet gülümserken içinden “Kamyonet içinde oturmayaydın görürdüm seni.” diye geçirip gülümsemesini kısa bir gülmeye devretti. Sanki koca karı da Ahmet’in içinden geçenleri duymuş gibi o da gülmüş, uzanıp Bekir’in yanaklarından öpmüştü. Babaannesinin öpücüklerinden kurtulan Bekir “ Ben açıktım baba!” dedi. Babası “Geç ananın yanına, sana bir sokum yapsın, fazla dolanma ayağının dibinde yemek hazır oluncaya kadar.” Koşarcasına odadan çıkarken Bekir, Ahmet anasını kısaca süzdü. Kadıncağızın bütün gün evde yalnız kalışına içi daralsa da elinden bir şey gelmediğinden öylesine konuştu.

-          Ana, sıkılmadın değil mi bütün gün evde.

-          Yo, ne sıkılacağım oğlum. Hem Nezihe Halan geldi uzunca oturduk. Bugün babanın ölüm yıl dönümü rahmetliye Kuran okuduk, dua ettik.

Ahmet’in düz bir adam olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştı. Ahmet utanmayla karışık hayıflandı bugünü nasıl unuttuğuna. Hemen durumu kotarmak için de:

-          Yatsıdan sonra bende bir “Yasin” okuyayım, dedi lakin anasının nazarında pek kıymeti yoktu

bu sözün. Biliyordu ki şehre inip geldiyse oğlu, yatsıyı göremeden uyurdu. Yorgunluğunu göz ardı edip söylediği bu sözü yerine getiremezdi. Anasının içinde her sene bu vakitlerde oluşan ayrılık acısı daha derinleşir, Allah’tan korkmasa bir an evvel kocasının yanına gitmeyi dilerdi. Mukadderat, ecelin kendine geleceği güne dek katlanacaktı bu ayrılığa, yalnızlığa, unutulmuşluğa.

Akşam yemeği diye hazırlanan, bulgur pilavı ve yanına ayran. Görümcesinin öğlen gelişinde eli boş gelmemesine yine şükürler sunarak pilav az da olsa yiyerek sessiz sedasız odasına geçti koca kadın. Gelinin evi toplarken belli belirsiz söylenmesinden, oğlunun elini yüzünü yıkar yıkamaz uykuya dalışından sonra kalan zaman ne güzeldi. Upuzun sessizlik. Bu sessizlikte kocası Bekir’i, onunla olan günlerini evlatlarını, evlatlarının evlenip başka yuvalara gidişi; en küçük oğlunun- Ahmet ah Ahmet- şehirden kaçırıp getirdiği huysuz gelinini düşündürecekti. Torunları olmasa hiç çekilmezdi bu gelin. Yine ardı ardına sundu şükürlerini Allah’a. Torunları hep kendi soyundan huylarla donanmıştı.

Yatağının başucunda yer alan komodinden asırlık, oyma küçük sandığı çıkarıp kucağına aldı. Sandığa bakarken torunu Bekir içeri daldı. “Nene, hadi yine bana devlerin masalını anlat.” dedi ve koca karının yatağına uzanıverdi. Anlatmayı ne severdi koca kadın ama bugün olmazdı. Bugün aklında, gönlünde olanı da nasıl anlatsın? Ufacık çocuğa ölüm nasıl anlatılırdı, hele ayrılığın acısı… Küçük Bekir dedesinin adını taşıyor ama hiç dedesini bilmiyordu. Sandığın kapağını açtı torunun anlat ısrarlarına aldırmadan. Rengi solmuş siyah-beyaz bir fotoğrafı çıkarıp gözleri dolu dolu baktı koca kadın. “Kim bu adam nene?” sorusuna içi iyice dolmuş olan koca kadının gözleri daha tutamadı yaşları. Çocuğun üzülmesine neden olmamak için çabuk toparladı, tülbendinin kenarıyla siliverdi akan yaşları. Sesine de çeki düzen verip “Deden, bu adam.”

-          Aa, dedem asker miydi? Şimdi nerde?

-          Artık cennette deden, oğlum.

-          Orada mı asker?

-          Yok, oğlum yok. Biz evlendikten sonra askere gittiydi. Oradan bana, az özleyeyim diye bu fotoğrafı çekip yollamıştı.

Kime ne anlatıyorum bende, diye hayıflandı koca kadın ama torunun merakı çoktan soru bombardımanına dönmüş sorduğu her soruyu usulünce, sabırla yanıtladı koca kadın. Dikkatini dağıtmak için kocasının ve kendisinin fotoğraflarını çıkarıp torunun eline tutuşturdu. Küçük oyma sandığın içinde iple sarılmış, zarfları beyazlıktan uzak iyice sararmış mektup demetine sıra geldiğinde torunu:

-          Nene, bunlar ne?

-          Deden yazdı bunları bana, mektup bunlar. Askerdeyken her ay bir mektubu gelirdi.

Mektup demetinin iplerini çözerken yine içi doldu koca kadının, yaşlar gözlerine yürüdü. Yine bir iki damlaya sahip olamadı, yutkunup tuttu kendini. Torunu bir iki mektubu eline alıp merakla incelerken mektup demetinin en altındakini çekip aldı koca kadın. Zarfın içinden çıkardığı kâğıdı torununa uzatıp okumasını istedi. “bugün de sen bana mektup oku, yarın da ben sana devlerin masalını anlatayım.” Bu antlaşmadan memnun, okumayı yeni sökmüş Küçük Bekir tane tane okumaya başladı. Torunun Okuduğu mektup, kocasının askerden gönderdiği son mektuptu. İçimde ne müjdeler, ne güzel dilekler vardı. Son mektubun geldiği vakit yeniden can bulmuş, koca kadın masalsı bir anın içinde, torunun naif sesinden sanki kocasının konuştuğunu sanarak uzandı yatağına. Gözleri bu kez kapanarak derin uykunun emrine girmişti. Son mektubu okuyan torunun sesi öyle uzaklardan geliyordu ki koca kadın daha fazla direnemeden bu büyülü anın içinde kendini sonsuzluğa bıraktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder