Kaynayan çaydanlığın sesinden daldığı düşten uyanamıyor;
olaydan olaya, kişiden kişiye, duygudan duyguya öyle geçişler yapıyordu ki…
Fokurdular, buharlar, boş demliğin tıkırtıları daldığı zamansızlığın büyülü
melodisiydi.
…
Kendisine uzatılan telefonu alıp kulağına götürdüğünde de
bir elinde çay bardağı vardı. Sıcaklığını avuçlarında hissederken telefondan
gelen ağlamaklı ses arasındaki tek bağ, annesinin sıcacık sesiydi.
…
İçinde kaynayan tüm hislerin tek ortak kavşağı ve bir türlü
dış dünyaya dönemediği, engelleyemediği görüntüler hep bir noktada karşısında
duruyordu. Karşısında netleşmeyen görüntünün içsel netliği tüm ruhunda
bilincini esir etmiş, bir sanrı gibiydi hissettikleri.
…
Ve bir ses, adının tekrarıyla kulağına en uzaklardan gelen
tanıdık bir ses.
“Mustafa, Mustafa, Mustafa…”
Ses öyle güzelleşti ki bir vakit sonra, çocukluğunda
duyduğu, güveni içinde telkin eden o sesti adeta. Sesin geldiği yöne öyle
mutlu, öyle coşkulu dönmek istedi ki…
Sanki capcanlı, duru, içini kaynatan, o tarifsiz huzur
kaynağı ses…
O belirsiz görüntünün tanımlanmasında tek kanıt olan o ses…
…
Öncesinde bir daha asla duyamayacağını anladığı sesle az
önce bir serap içinden sızan ses bir değildi. Adının söylenişi, yıllarca bir
kişi tarafından söylenen tonda değildi. Şimdi görüntü kaybolmuş, ses dinmiş;
kaynayan, fokurdayan, tıkırdayan bir çaydanlıkla karşı karşıya kalmıştı.
…
“Mustafa, herkes seni bekliyor. Haydi, bekletme insanları,
Hoca duayı yapıp kalkacak.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder