30 Ekim 2022 Pazar

HARBİ HACI MURAT

 


 

 

1980’lerin sonunda bir yaz hatırasıdır

 

Kendimi bildim bileli kapının önünde dururdu. Pek kullanılmazdı babam. Ayda yılda bir komşunun biri acil hasta için kapıya gelir, babam da hiç ikiletmeden anahtarını verirdi arabanın. Yeşil rengi, duruşu beni hiç cezbetmezdi. İzlediğim Amerikan filmlerinde gördüğüm arabalar gibi değildi bir kere. Onlar gibi geniş, onlar gibi devasa, onlar gibi alımlı... dikdörtgen bir görüntü ve dört tekerlek. Hele adı, en çok da ona bozulurdum.

Beşinci sınıfın yazı, ortaokula başlayacağımın heyecanı ile koca bir yaz denize gitmiş, her seferinde bisikletime atlamış ama izlediğim meşhur dizi “Kara Şimşek ”in konuşan arabasını kullanıyor hayaliyle günlerimi geçirmiştim. Kapının önünde duran yeşil ucubeye bakıyor bir de izlediğim dizideki “Kara Şimşek”i düşlüyordum. Bizim kutu gibi olan arabamız vardı- en nihayetinde herkes- benim dışımda herkes lafı açıldığında ondan övgüyle bahsederdi. Anlam veremezdim çünkü arabamızın bir defasında resmini yapıp kırmızıya da boyasam yine gözüme güzel görünmezken simsiyah “Kara Şimşek”i çizerken bile zevk alırdım. Sanırım ilk estetik duygumu da o zaman kazandım. Şekli olmalı bir aracın diye beynime kazıdığım bu fikir, ilerleyen yaşımda hep spor araba sevgisini güdülemiştir. Hala spor araba dışında olanları beğenmez, şeklinden dolayı çoğuna burun kıvırırım.

Anahtarı hep evdeydi ucubenin. Olur da babam, dışarda ya da görevde olduğu vakit bir konu komşunun ihtiyacı olursa eğer acil işlerine faydalı olsun diye anahtar vitrin çekmecesinde dururdu. Kaç kez doğuma gitmiştir. Ayılıp bayılan kaç insanı zamanında hastaneye iletmiştir, der dururdu babam. Babamın kullandığına dair anılarım bile sınırlıdır. Hatırlamıyorum diyemem ama nedense şoför mahallinde başkalarını çok görmüşümdür. Ortaokula yürüyerek ya da havalar iyiyse bisikletle giderken çok denk gelmişimdir arabamızın yanımızdan son sürat geçip gidişini. Bir seferinde yaşlı bir amcanın ömrü son bulmuş bizim arabada. Dediklerine göre adam zaten ölmüş ama bir umut hastaneye yetiştirme gayreti ile bizim araba alınmış. Ne denirse densin uzun süre arka koltuk beni ürkütmüştür.

Hatırladığım bir yarıyıl tatilinde ailecek Adana’ya gittik. Babam da yıllık izin almış Amanoslardaki baba köyüne dek bu ucube ile yolculuk yapmıştık. İşte o vakit- çocukluk işte- şehir merkezine girip de bulvarları ve caddeleri arşınlarken arkada iyice büzülmüş kimsenin bu arabada beni görmesini istememiştim. Gördüğüm onca farklı araba modeline hayranlıkla bakarken içende bulunduğum ucubenin iticiliği beni utandırmıştı.

Ortaokul son sınıf yazıydı liseye başlayacaktım. Ben, ucube ile ilgili bir kez olsun sıcak bir şeyler hissetmemiştim.  Kanım hiç ısınmamıştı yani. Oysa öylece dururken evin önünde herkese iyiliği dokunan bu metal yığını, bir kez benim bile benim gönlümü almamıştı. Ama kaderin güzel bir sürprizi bizi ilk kez barıştırsa da ayrılığı hemen ardından vermişti.

Beş küçük lojman ve önünde geniş bir oyun alanı olan bir yerde oturuyorduk. Yaz boyu burada denize gitmediğimiz zamanlarda lojman çocuklarıyla top oynardık. Kahvaltılar yapılır birer birer lojmanlardan çıkılırdı. Topu olan gelirse neşemiz başlardı. O gün de bir iki çocuk alana geldik, diğerleri eksik top oynamaya başladık. Zaten sesimizi duyan gelir, oyuna dâhil olurdu. Böyle böyle birkaç sefer eşlemeler değişir, oyun yeniden kurulur harala gürele oyun neşesinden bir şey kaybetmeden zaman geçerdi. O gün ilk çıkan ben, Hakan ve Ömer’di. Ömer’in topu yeniydi, onun için topa oldukça nazik davranıyorduk. Bir anda eskimesin ya da patlamasın hatta hızla vurulduğunda ve dengesiz bir vuruşsa bu, mutlaka lojman camlarına denk gelip zarar ziyana sebep olurdu. Bir de bizim ucube vardı. Onun da zarar görmesi demek akşam babama ağır hesap vermek, demekti.

Her şey yolunda… üç arkadaş ayakta top sektirmeyle başlayan oyuna kendimizi kaptırmıştık. Artık akrobatik hareketlere sıra geldiğinde röveşata hareketini tek tek deniyorduk. Topa daha iyi vuruş yapmak maksadıyla sırası gelene topu elimize atıyor ve hareketin yapılması ile sıra el değiştiriyordu. Kaleden çıkıp da röveşata atma sırası bana gelince ki kaç kez attık o gün, ama kader sarmalı başlıyordu. Hakan topu biraz havadan bana doğru atınca abartılı bir şekilde yükselmiş olmalıyım ki yere dolu bir çuval gibi düştüm. Sol kolum düşüşteki dengesizlikten dolayı vücudumun altında kaldı. Anlık bir ağrı hissetim ama bir şey olmadı duygusu ile öteledim bu ağrıyı. Ancak doğrulmak isterken kollarımdan beklediğim desteği alamadım. İşte o an ağrı tüm zihnimi kapladı. Dayanılmaz bir hal aldı ki bastım çığlığı “kolum, kolum !” diye. Bir yandan da ağlamak istiyordum. Hele de Hakan ve Ömer’in bana, düşüş şeklimden olsa gerek güldüğünü görünce sinirden daha da fazla ağlamak geldi içimden. Kalkamadığımı ve ağladığımı gören Hakan ve Ömer beni doğrultup kalkmama yardım ettiklerinde yüzlerinin bir anda ciddileşmesi ve irkilmeleri beni korkuttu. Hem ağrı hem sinirlilik hem de korku tüm ruhumu kapladı. Üçümüz de bir anda koluma bakıyorduk. Kolumun şekli değişmiş, kolum bilekten itibaren şişmiş ve de ucubeleşmişti. O an inanılmaz bir korku dışında ne ağrım vardı ne ağıtım. Üçümüz de sus pustuk. Ömer topunu alıp kendi lojmanına gitti. Hakan donakaldı ben de hemen lojmana yöneldim. Bir an önce eve girip yatmayı, uyuyup uyandığımda bunun geçeceği inancıyla yatağa girip üstümü de örtüp uyumaya kalktım.

Annemi korkulu gözlerle başımda görene dek bir ağrım sızım yoktu. Üzerimdeki örtüyü kaldırıp da kolumun halini ikimizde görünce kızılca kıyamet koptu. Annem vitrin çekmecesinden ucube arabanın anahtarını alıp dışarı çıktı. On dakika geçmeden geri gelip beni hazırladı bir tülbentle kolumu boynuma astı. Kapıya çıktığımızda ucubede tanımadığım bir adam, şoför mahallinde bizi bekliyordu. Beklemeden arka koltuğa annemle oturup yola koyulduk. Köy çıkışında babam ve mesai arkadaşlarına denk geldik. Annemi arabadan indirip geri yollayan babam şoförün yanına oturup yola devam ettik. Yolda ne oldu diye bir kez sordu, koluma baktı; kallavi bir küfür sallayıp şoförle konuşmaya başladı. O gün ilk kez ucube içindeyken acıdan koltuğa sinmiştim. Hatta yolun ilerleyen bölümünde sağıma yatık uzanır halde hastaneye gittik. Kolum alçıya alınıp ağrı kesicilerle eve yollandık yeniden. Ağrım azalmış olsa da eve gidince hesap verme korkusu içimi kaplamıştı. Hem şoför hem babam rahatlamış yolda arabayı babam kullanırken sohbet ede ede ben yokmuşum gibi köye dönüyorduk. Adının Mahmut olduğunu öğrendiğim köyün kahvecisi “bunu sat be Ormancı “ dedi. Babam “ ne diye satayım Hacıyı, bak elimiz ayağımız olmasaydı kapı kapı gezip araba arayacaktı bizim hatun.” Kaç model bu? Şahin al Doğan al, konforlu konforlu binersin. “ “ 74 model bu hem de gerçek hacı” diyen babamla Mahmut Amca gülüştüler. Hacı kelimesi takıldı aklıma. Adını biliyordum ucubenin “Hacı Murat“ derdi herkes ve yeşil olması da dalga konusuydu. “ hacı ” dediklerinde ben yeşil renginden kaynaklandığını sanırdım. Ama babam şimdi “harbi hacı bu araba!” deyince bilmediğim başka bir şey olduğunu anladım.

Eve dönene dek bol bol ucube hakkında konuştular babamla Mahmut amca. Ben etrafı seyre daldım. Ama o gün ne de hızlı geçmişti. Ne ara kolum kırıldı, ne ara alçıya alındı, ne ara eve yaklaştık anlamadım. Her şey bir anda oluvermiş duygusu ile lojman önüne park edilirken kapımı Hakan açtı. Korku dolu gözlerle bana ve alçıya alınmış koluma bakıyordu. Hemen ardından irili ufaklı tüm lojman çocukları başıma üşüştü. Her biri geçmiş olsun diyor bir yandan da alçılı koluma merakla bakıyorlardı. Annem gelip kalabalığın içinden beni çekip aldı. Yanaklarımdan öpüp kolumla ilgili babama sorular soruyor babam gayet rahat cevaplar veriyordu. “yaramazlığın sonu ne olacak, iki yerden kırık varmış” dedi ama bende bir utanma hâsıl oldu. Biz yaramazlık mı yaptık, hayır, sadece top oynuyorduk, ucube şahitti.

İçeri girerken dönüp ucubeye baktım, sessizce duruyor o da bana “seni yaramaz” der gibi bakıyordu adeta. Akşam yemeğinden sonra babam yanıma gelip ağrım olup olmadığımı sordu. Başımla yok dedim ama “harbi hacı bu araba” konusunu sormak için can atıyordum. O ara anneme dönüp “ çok ses veriyor araba, elden çıkarmanın vakti geldi. Yenisini alamayız ama masrafsız bir tane bulursak alıp koyalım yerine bak bugünkü gibi bir şey olursa kapıda araba olması şart.” Dedi. Annem onaylayınca söze girdim “baba neden hacı diyorlar buna?” Dedim. “Satın aldığım adam hacıydı. Bununla hacca gidip gelmiş akrabaları ile. Hem adamlar hacı olmuş hem de araba. ee kolay değil Adana’dan taa Mekke’ye gidip gelmiş bu araba.” İşte o zaman saygımı kazandı ucube. Hacı murat demelerindeki hikmet de bu araba modeliyle hacca gidildiğinden millet adını bu şekilde yakıştırıp onu sevmiş. Ve bizim ucube o hacı olan muratlardanmış, şimdiye dek konu komşunun acil işlerinde hareket eden bugünde benim kırılan kolum için koşturan “Hacı Murat”ı artık ben de sevdim. O akşam hafif bir ağrıyla uykuya dalmadan önce onu sürdüğümü ve uzak diyarlara gittiğimi ilk kez hayalini kurdum.

Kolum askıda sıkılırken bir gün arabanın anahtarını alıp şoför mahalline geçip sağ elimle direksiyonunu kavradım, hayali sürdüm. İçindeyken barıştığımızı hissettim. Farklı bir kokusu vardı. İçinde sigara içildiğinden olsa gerek karışık motor ve sigara dumanı kokusu. Uzunca oturup sıkılmadığımı hatırlarım. Hayali ne kadar sürdüm Allah bilir. Hatta arada bir bana “Kara Şimşek” gibi gelirdi. Bir sabah kalktığımda kapıda yoktu. Demek konu komşu aldı, diye düşündüm. Akşam babam geldiğinde yüzü asıktı. Anneme anlatırken duydum ilçeye giderken önlerine birden bir at arabası çıkmış.  At arabasına arkadan çarpmışlar. Allah’tan kimseye bir şey olmamış ama ucubenin ön tarafı kazadan dolayı berbat bir hal almış. Tamirciye götürülmüş masrafı çokmuş babam da hurda niyetine ustaya satmış. Son bir defa binmeyi nasıl da isterdim. Kolum alçıdan çıkınca gerçekten sürmeyi hayal ediyordum. Ayağım pedallara yetişiyordu ve boş olan köyün futbol sahasında herkes gibi sürüş denemesi yapabilirdim. Belki birçok anımda kahraman olacaktı. Olamadı. Tam sevmişken ucubeyi böyle ayrılmamalıydık.

O satıldıktan sonra babam bir daha araba almadı. Ben bisikletime kaldım. Kapımıza gelen giden de olmadı. Sadece bazen konusu açıldığında “Harbi Hacı Murat” hayırla yâd edilirdi. Doğumları, ölümleri, düğünleri, sünnetleri ve kolum kırıldığında beni nasıl hastaneye yetiştirdiği özlemle dile getirilir.

Ve ne zaman bir yerde “Hacı Murat” görsem kibarca selamlarım başımla, bir daha göremediğim bizim “Yeşil Hacı Murat”ı görürlerse selamlarımı iletmelerini rica ederim.


29 Ekim 2022 Cumartesi

BİR MEKTUP

 






Sevgili Dostum Murat,

Ona bir mektup yazdım yine. Hazır elimde kalem, önümde de kâğıtlar dizili iken sana birkaç kelam edeyim istedim. Ne zamandır yüz yüze gelememenin hasreti var içimde. Kızılay’da oturup da saatleri unuttuğumuz sohbetin koyusuna, çayın demine karışalım isterim; ama çare yok, sen nerede ben nerede, Kızılay ise nerede? Kısmet olmayacak gibi yakın zamanda da yan yana gelmemiz. İşte sen, şimdi karşımda “Anlat dostum” demişsin de ben anlatayım, dostum.

Ona bir mektup yazım dostum yine.  Sen son durumları bilmiyorsun önce onu deyivereyim. Altı aydır yokuz biz. O ve ben varız. O, başka bir şehirde; kaçıyor bizden. Ben yine aynı şehirdeyim hem şehri kolluyorum hem bizi. Malum, küçük şehrin iki ana caddesinin her köşesinde, nehir kıyısının tüm kırlıklarında, şehrin sırtını verdiği dağın eteklerinde, her gece aynı göğün altında uyurken yastığımda ondan izler varken ben bizi kolluyorum hala. Sen, birazcık haklı çıktın ama yanılarak. Benden umduğun gidişi, ben değil o giderek kanıtladı yanılgını. Uzunca yazardım ama anlatacaklarım olsun buluşursak diye ucundan köşesinden değineceğim ayrılığımıza. Hani bir umut yeniden buluşuruz, yeniden bir oluruz onunla; o zaman utanmayayım dediklerimden. Hem olur da dönerse burada yazdıklarım yalan olur. Yalan da olsun isterim. Umut işte. Lakin aksi olursa işte o zaman Kızılay’da kahır dolu içimle anlatırım her detayına dek ayrılığımızın hikâyesini. Hem de omuzlarına dayayarak başımı hem de ağlayarak can dostum anlatırım her şeyi.

Onar bir mektup yazdım yine, bilirsin su gibi olanlarından, duası bol, yarınların umuduyla yazdım. Bir de şiir…“Belki”leri hiç kullanmadım, hep “şimdi”lerle kurdum dizelerimi:

Şimdi mutfaktasın, ocağın başında

Akşamın hafif bir esintisi

Perdelerinden giriyorken

Tuzunu atıyorsundur çorbanın

Ve beni bekliyorsun

 

Şimdi uzanmışsın kanepeye

Elinde yine bir roman

İşaret parmağın yanağında

Ve takıldın bir cümleye

Bana gür sesle okuyorsun

 

Şimdi balkondasındır, sabah vakti, seversin

Şehrin sırtını dayadığı dağın eteklerinde gözlerin

Hayale dalmışsın, aklında bir dağ evi

Önünde kocaman çınarlar, kızıl atlar

Sobada kaynıyor bizden uzak yıllar

 

Şimdi hiçbir şey yapmıyorsun

Alışamadığın bir havada yürüyorsun

Şehrin, kesin, bir kitapevindesin

Aradığın bir kitap değil, şiirler

Acını dindirecek bir şair

Beni hatırlatsın istiyorsun dizeler

 

Şimdi ben mesela, seni çok özlüyorum.

Sevgili Dostum, ona yine bir mektup yazdım. Kaç tane yazdım biliyor musun? Her gün yazdım, her gün… Beşini bir, onunu bir hatta bir aylık topladım, üşenmeden yolladım. Bana hala cevap yazmadı. Umudumu yitirmek istemiyorum, yazar bir gün diyerek bugün de yazdım. Şimdi işte “belki”lerin kucağındayım. Belki hala bana kızgındır, belki naz yapıyordur. Belki başka bir adrestedir. Belki hep istediği tatile çıkmıştır. Bilmem belki de zamanı gelince şehrime gelip benimle uzunca konuşur yazacakları yerine. Belki de postacılar grevdedir onun şehrinde. Belki de telefonlaşmayı seviyorlardır orada ve her evde bir telefon vardır. Bende bir telefon bağlatayım mı eve ne dersin?

Ah dostum ona bir mektup yazdım yine. Satırlarca ne kadar özlediğimi, ne kadar çok sevdiğimi yazdım. Ah dostum, sen bana yaz olur mu? Sen yaz bana, her gün olmasa da aklına geldikçe. O da yazsa ah, ölüm yok ya sonunda. Gerçi ölüm şu mesafeli ayrılıktan bile güzel. Gittiğin yerden dönmeyeceğini bilmek, her an dönme ihtimalinin ıstırabından iyidir, değil mi dostum? Her gün bir dönüşün ümidi beslemek ne zormuş dostum.

 Onun için bari sen, ara ara yaz bana buluşacağımız günlere dek.

24 Ekim 2022 Pazartesi

SÖZÜNDE DURAN AT



Oğlakların meleyişi, keçilerin boyunlarındaki çanların sesi ve ağzıyla garip sesler çıkaran amcasının ara da bir " ho ho !"demesi uykusunu böldü Mehmet'in.
Yatağında doğrulduğunda sabah güneşi çoktan yüzünü göstermiş, ortalığı aydınlatmış ancak sabah serinliğine henüz kıyamamış, yaz iyiliğini yapmıştı.
Köy evine ek olarak yapılan, kocaman tahtın en ucuna dek hızla gitti. Baba köyüne geldiği ilk günden beri sayıyordu keçileri, oğlakları ve tekeleri… Tekeleri iyice tanımış hatta kendi de dedesinin ifadesiyle " Koca bir teke"ydi. Siyah kıl keçilerini güden amcasıyla göz göze geldiğinde " Kalktın mı tekem, yat daha." uyarısına omuz silkip keçileri saymaya devam etti. Tahttan seyrettiği keçiler; yolunu bildiği, tadını sevdiği otlaklara doğru akarken en arkada amcası, iki alacalı tüylü köpek de sürünün peşlerindeydi. Bir süre sonra bayır aşağı iyice gözden kayboluncaya dek onları izledi.
Sabahın en erken vakti, her yer sessiz. Keçiler gözden kaybolsa da boyunlarındaki çanların garip ama kulağa hoş gelen sesleri bir süre daha gelmeye devam etti. En sonunda onlar da işitilmez olunca dün saydığı altmış dört keçi bugün saydığıyla da eşitti; annesine bunu söylemek hevesiyle onların yattığı odanın kapısını açtığında önce aklında tuttuğu sayıyı unuttu, ardından bulunduğu yerin yabancısı olduğu korkusu içine düştü. Annesi ve kardeşi odada yoktu. Yatak çoktan toplanmış, yer de kırmızı tonun hâkim olduğu kilimden başka bir şey yoktu.
İlk korku... Dedesi, nenesi, halası, amcası olsa da evde annesi yoksa o yer yabancı bir yerdi. Yedi yaşının en korkulu ormanında ıssızlığın tam ortasıydı bu ev. Mehmet ilk kez evet, ilk kez annesizdi. Küçük kalbi öyle çarpıyordu ki ağlamak günlerce ağlamak bu çarpıntıyı asla bastıramazdı. Minik ruhu yoğun ve tarizsiz bir acıyla sarsıldı. Tahta doğru içi kahırlı, gözleri buğulu adımlarken annesinin kardeşini tuvalete götürdüğü ihtimali ile avundu. Hemen tahtın uç tarafına yönelip dışarıda olan tuvaleti kontrol etmeye, içini rahatlatacak görüntüye kavuşmayı umdu.
Hem kendisini de annesi ev dışındaki bu tuvalete kaç kez götürmemiş miydi? Hatta akşamları, annesi yanında olduğu halde elinde ibrikle, korka korka gitmemiş miydi tuvalete? Ev içindeki alıştığı tuvalet, köy yerindeki her evde olduğu gibi dışarıda olması çok korkunç değil miydi? Bir de merdivenlerden, tuvalet için akşamları her inişinde alaca tüylü iki köpek yanlarında bitmiyor muydu; bu da korkutucu değil miydi, öyleydi.
Ama her seferinde annesi en büyük cesareti, en büyük sığınağı olduğundan bunları anlık yaşardı. Şimdi tahtın en ucuna gelmiş aşağıya, tuvalet yönüne bakarken umduğu görüntüyle karşılaşamayınca o korkular, ruhunu yeniden sardı. Ocağın bulunduğu yan odaya baktı yok..Arkada ambarların olduğu odalar, orada da kimse yok. Evin arka girişine gidip zorlanarak açtığı kapıdan etrafı taramış orada da yoktu hem annesi hem kardeşi.
Vakit bu vakitti artık. İçinde kabaran yalnızlığın, yabancılığın coşturduğu gözyaşları sel olup akmaya başladı. Yarı kısık, yarı sesli ağıt duracak gibi değildi. İçin için ağlama hali, derin derin nefes alarak ağlamaya döndü. Yaslandığı duvarda- ayakta- tutturduğu ağıt dedesinin yanına gelmesiyle daha da hızlandı.
Dedesinin neler söylediği umurunda değildi. Arada tanıdık kelimeler duysa da ağıtı dinmek yerine bu kelimeleri duyunca daha da artıyordu.
Anlamıyordu, duyduklarını bağlayamıyordu ama tekrarlanan sözler acısını sadece dağlıyor hüznünü kat kat artırıyordu.
"Annen kardeşini doktora götürdü, sen uyurken amcan ata bindirip onları yola çıkardı; merak etme gelecekler." Neydi bu sözün anlamı, nasıl olur da kendini yanlarına ve nasıl olurdu şimdi burada annesiz kalmak.
 Dede, nene, hala, amca; anne eder miydi?
 " Anne " ağıtlarının arasına yürekten gelen nidalarla sıkıştırdığı dünyanın tek huzur veren sözüydü. Dede sinirli ve bir o kadar aksiydi diğer torunlarına göstermediği müsamahayı hep uzakta- memuriyet hayatını köye tercih eden oğlunun evladı olduğundan -sadece Mehmet’e göstermişti ki bu da ilk ve sondu. Ömrü vefa etse daha nice torunlar görecekti ya… Mehmet hep ilk ve tek şanslı torun olarak büyüyecekti. Köyün alt yakasında oturan diğer halasının çocukları göz önünde olduğundan dede kucağına kısmetleri yetmemişti. Ve kısmetsizlik şimdi Mehmet'in de nasibi oldu. Koca yörük, Aydınlı İsmail'in sabrı taştı. Mehmet’i yattığı yere bırakıp ağıtlarını bastırmaktan, çocuğun acı dolu yüreğine merhem olmaktan vazgeçti. Tahta gidip sırtını toruna dönüp sağ yanına uzandı. Mesafelerce uzakta sıralanan Torosları seyre daldı. Dumanını tüttürdüğü sarma sigarasını arka arkaya yakıp kendi haline bıraktı, ağıtları ile evi inleten Mehmet'i.
Yüzükoyun yattığı yerde ağıtların yorduğu Mehmet uykuya daldı. Zaman, güzel şeydi durduğu yerde durmuyor akıp gidiyordu. Büyük küçük herkesin iyi ve güzel, kötü ve dertli günlerini azaltıp insanlığa nimet sayılacak yardımı yapıyordu. Doğanı büyütüyor, öleni unutturuyor; gideni özletse de bir gün bekleyenlere kavuşturuyor; yazı getirip kışa, kışı bahara, baharı yaza devrediyordu. Oğlakları, kuzuları besliyor; tarlaları, bağları, bahçeleri bereketle yoğuruyordu. Şimdi de Mehmet'in ağıtlarını azaltıyor, acılarını kısıyordu. Hatta bir de Mehmet’i uykusunda anasına kavuşturmuş- gurbetteki evlerinde- sofra başında sonsuz bir huzura bırakıyordu. Ağlamaktan yorulan Mehmet nicedir uyudu. Nicedir uyanıp hafif ağıtlarla yeniden, yemenden içmeden uykuya daldırdı ve üstünü şefkatle örttü zaman. Vefalı zaman, güneşin sarı saçlarını kızıla boyarken uyandırdı Mehmet'i.
Akşama doğru uyandığında dedesi hala tahtın kendine tesis edilmiş yerinde sırtı Mehmet’e dönük oturuyordu. Yanında biri vardı; oda sigara içiyor, bir elinde çay bardağı dedesine bir şeyler anlatıyordu. Lakin annesizlik ve yabancılık hissine şimdi dedesinin konuştuğu adamın sureti kâbus gibi çöktü. Bu korku sabahtan beri içindeki yalnızlık ve yabancılık duygusundan çok öte adeta karabasandı. Mehmet, adamın yüzüne baktığında; burun ve kulaklarının normal olmaması, başının neredeyse kel ve kırmızı olması hayali canavarların tarifini şeklen canlandırıyordu.
Korku, yeniden tüm bedenini ve ruhunu kapladı. Yataktan bağıra bağıra fırlayıp tahtın tahta merdivenlerini bir çırpıda inmesine ve can havliyle koşmasına neden oldu. Keçilerin gittiği bayırdan aşağı koşmaya başladı, bayır bitip de taş duvarlara gelince bildiği tek yöne koşmaya devam etti. Yolun sonu halasıydı. Şu an sığınacağı tek yerdi burası. Dedesinin yanındaki canavar peşinden gelmesin yeterdi. Ki içinden kaç kez durup geriye bakmak geçtiyse de korkusu onu daha da hızlı koşmasını salık veriyordu. İşte, orada; halasının evi… Seslere şaşıran halası ve hala çocukları şaşkınlıkla karşıladı Mehmet’i. Halasının arkasına saklanıp kopardığı kocaman ağıtlarla geldiği yöne baktı, şükür ki gelen giden yoktu. O ağıtlar arasında halasının da sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Güleç yüzlü, babasını andıran kadın elleriyle Mehmet'in yüzünü siliyor, yanaklarını öpüyor, ara ara sarılıp kucağına oturtuyordu. İçli içli ağlayan Mehmet’e bunlar kâr etmiyordu. Mehmet’i susturan tek şey hala çocuklarının kendine, kendisinin az önce gördüğü ucube yaratığa baktığı gibi bakmalarıydı. Onları görünce utanıp sakinleşti. Sonra en kötüsü oldu ve daha da utandırdı Mehmet'i. Mehmet'in altı ıslaktı. Ne zaman altına kaçırdığının ne önemi vardı? Şimdi halası da bunu fark etmiş Mehmet'in utancını ikiye katlamıştı. Çocuklarını yanından uzaklaştıran hala, hemen Mehmet’i soymuş üstünü değiştirmeye başlamıştı ki Mehmet'in utancını da bir daha katlamıştı. Halasının arka arkaya sorduğu sorulara cevap veremiyor, derin derin nefes alış verişinde bulunurken o ucube yaratığı nasıl tarif edeceğini bilmediğinden sadece susuyordu.
Halasının hazırladığı yemeği yerken kendisine yapılan teskinler sonunda kâr etti. Açlığı bitmiş, nefes alış verişi düzelmişti. Mehmet gördüğü ucube yaratığı kötü bir rüyanın etkisindeymiş gibi tarif etti. Sonra korkudan kaçıp koşarak buraya geldiğini o anki korkuyu yeniden yaşarcasına anlattı. Kendisindeki korkuyu tetikleyen, ucube yaratık dediği kişinin tarifini verirken halasının ve hala çocuklarının gülmesine ise anlam veremiyordu. Koca bir canavar ve dedesi nasıl sohbet ederdi? Hem gözlerini kendine çevirdiğinde insan yüzüne benzemeyen kişi nasıl, dedesinin dostu olurdu? Hatta bu adam nasıl dünya tatlısı hoş dilli biri olabilirdi? Sonunda halasının rahat tavırları, canavarın aslında evinde çıkan yangında yüzünün yanmış olduğu anlatılınca Mehmet'in de içi huzura erdi. Çocuk vicdanı o canavarı affetmiş ona üzülmesini de sağlamıştı. Ama bu huzur annesizliğin ve yabancılığın yeniden kaldığı yerden canlanmasına mani olamadı. İçi yine kabardı.
Ömründe ilk kez köy görmüş; hala, amca dede, nene tanımış; evindeki tuvaletinden ev dışında korkularak gidilen tuvalete tanık olmuştu. Sokak kedisi ve köpekleri dışında farklı hayvanları ilk kez görmüş yedi yaşında bir çocuğun ne büyük talihsizliğiydi: annesizlik ve yabancılık.
Halası yüzü yanan, dedesinin has dostuna dair hâlâ bir şeyler anlatırken amcasının sesini duydu. Yanına gelen ve kendini kucağına alan amcası, saçlarını okşayıp yanaklarından öpüyor bir de o teskin ediyordu Mehmet'i. Dedesi, amcasına torununun koşarak kaçtığını söylemişti. Allah'tan köylü kadının biri, ağlayarak koşan yabancı çocuğu tanımış, nereye gittiğini Aydınlı İsmail’e iletmiş; amcası da keçileri eve getirir getirmez onu almaya gelmişti.
Mehmet’in gücü yetse dede evine asla gitmezdi. Yüzü yanmış adam orada olsun veya olmasın kararını hiçbir şey değiştirmezdi. Amcasının ve halasının sevecen sözleri ikna etmedi onu gitmeye. Sadece annesi geldiğinde evde onu karşılamak, ona sonsuza dek sarılmak için gitmeye ikna oldu.
Dışarı çıktıklarında kızıl tüylü kocaman bir at vardı evin önündeki dut ağacının altında. Amcasının üzerinde heybetle durduğu ve annesini, kardeşini alıp götüren attı bu. Amcası Mehmet’i kucaklayıp ata bindirdi. Mehmet'in elleriyle semeri sıkı sıkıya tutmasını tembihledi. Amcası atın yularından çekerek usul usul dede evine doğru yol aldılar. Ömrünün unutulmazlarına ilk notu düştü Mehmet o gün. Ata ilk kez tek başına binmişti. Atın aheste yürüyüşüne, üzerindeki rahatlığına, her yeri görüyor olmasına dahası atın yelelerinin güzelliğine bayıldı.
Atın yürürken çıkardığı seslerden bu küçük misafirden memnun olduğunun göstergesiydi. Hatta at Mehmet’in halinden anlamış; bu küçük yolcusuyla üzülmesin diye konuşmuştu. Mehmet’e söz verdi, yarın bütün gün ormanı gezdirecek hatta ileride annesine bile götürecekti. Sabah ilk iş suya gideceklerini, güzel bir pınarın başında sular koca koca bidonlara doldurulurken beraber ağaçların arasında dolaşacaklarını kişneyerek söyledi. Daha sonraki günde ise komşu köyde yaşayan diğer halasına, patikalardan, uçurum kenarlarından korkusuzca geçip gideceklerini de söyledi. Halasında akşama kadar kalacaklarını isterlerse orada yatabileceklerini de söyledi. Bir de isterse keklik avlamaya gideceklerini, onları canlı yakaladıklarında kafeste besleyebileceğini, kekliliklerin ötüşünün ne kadar güzel olduğunu da söyledi. Bütün bu sözlerin heyecanına kapılan Mehmet daha da rahatlamıştı.
Eve geldiklerinde Mehmet indirilirken atın son sözleri " Merak etme, annene kavuşacaksın ama o güne dek artık ağlamak yok." Söz verdi Mehmet bu güzel ata, ağlamadı annesi gelene kadar. At da sözünde durdu. Mehmet'i sırtında taşıyarak köylerde ve ormanlarda, patikalarda ve uçurum kenarlarında; güneşin batışına doğru akşam serinliğinde yelesini savurarak güzelce gezdirdi.

Mehmet Özcan Yasdıbaş