1980’lerin sonunda bir
yaz hatırasıdır
Kendimi bildim bileli kapının önünde dururdu. Pek
kullanılmazdı babam. Ayda yılda bir komşunun biri acil hasta için kapıya gelir,
babam da hiç ikiletmeden anahtarını verirdi arabanın. Yeşil rengi, duruşu beni
hiç cezbetmezdi. İzlediğim Amerikan filmlerinde gördüğüm arabalar gibi değildi
bir kere. Onlar gibi geniş, onlar gibi devasa, onlar gibi alımlı... dikdörtgen
bir görüntü ve dört tekerlek. Hele adı, en çok da ona bozulurdum.
Beşinci sınıfın yazı, ortaokula başlayacağımın heyecanı ile
koca bir yaz denize gitmiş, her seferinde bisikletime atlamış ama izlediğim
meşhur dizi “Kara Şimşek ”in konuşan arabasını kullanıyor hayaliyle günlerimi
geçirmiştim. Kapının önünde duran yeşil ucubeye bakıyor bir de izlediğim
dizideki “Kara Şimşek”i düşlüyordum. Bizim kutu gibi olan arabamız vardı- en
nihayetinde herkes- benim dışımda herkes lafı açıldığında ondan övgüyle
bahsederdi. Anlam veremezdim çünkü arabamızın bir defasında resmini yapıp
kırmızıya da boyasam yine gözüme güzel görünmezken simsiyah “Kara Şimşek”i
çizerken bile zevk alırdım. Sanırım ilk estetik duygumu da o zaman kazandım.
Şekli olmalı bir aracın diye beynime kazıdığım bu fikir, ilerleyen yaşımda hep
spor araba sevgisini güdülemiştir. Hala spor araba dışında olanları beğenmez,
şeklinden dolayı çoğuna burun kıvırırım.
Anahtarı hep evdeydi ucubenin. Olur da babam, dışarda ya da
görevde olduğu vakit bir konu komşunun ihtiyacı olursa eğer acil işlerine
faydalı olsun diye anahtar vitrin çekmecesinde dururdu. Kaç kez doğuma
gitmiştir. Ayılıp bayılan kaç insanı zamanında hastaneye iletmiştir, der dururdu
babam. Babamın kullandığına dair anılarım bile sınırlıdır. Hatırlamıyorum
diyemem ama nedense şoför mahallinde başkalarını çok görmüşümdür. Ortaokula
yürüyerek ya da havalar iyiyse bisikletle giderken çok denk gelmişimdir
arabamızın yanımızdan son sürat geçip gidişini. Bir seferinde yaşlı bir amcanın
ömrü son bulmuş bizim arabada. Dediklerine göre adam zaten ölmüş ama bir umut
hastaneye yetiştirme gayreti ile bizim araba alınmış. Ne denirse densin uzun
süre arka koltuk beni ürkütmüştür.
Hatırladığım bir yarıyıl tatilinde ailecek Adana’ya gittik.
Babam da yıllık izin almış Amanoslardaki baba köyüne dek bu ucube ile yolculuk
yapmıştık. İşte o vakit- çocukluk işte- şehir merkezine girip de bulvarları ve
caddeleri arşınlarken arkada iyice büzülmüş kimsenin bu arabada beni görmesini
istememiştim. Gördüğüm onca farklı araba modeline hayranlıkla bakarken içende
bulunduğum ucubenin iticiliği beni utandırmıştı.
Ortaokul son sınıf yazıydı liseye başlayacaktım. Ben, ucube
ile ilgili bir kez olsun sıcak bir şeyler hissetmemiştim. Kanım hiç ısınmamıştı yani. Oysa öylece
dururken evin önünde herkese iyiliği dokunan bu metal yığını, bir kez benim
bile benim gönlümü almamıştı. Ama kaderin güzel bir sürprizi bizi ilk kez
barıştırsa da ayrılığı hemen ardından vermişti.
Beş küçük lojman ve önünde geniş bir oyun alanı olan bir
yerde oturuyorduk. Yaz boyu burada denize gitmediğimiz zamanlarda lojman
çocuklarıyla top oynardık. Kahvaltılar yapılır birer birer lojmanlardan
çıkılırdı. Topu olan gelirse neşemiz başlardı. O gün de bir iki çocuk alana
geldik, diğerleri eksik top oynamaya başladık. Zaten sesimizi duyan gelir,
oyuna dâhil olurdu. Böyle böyle birkaç sefer eşlemeler değişir, oyun yeniden
kurulur harala gürele oyun neşesinden bir şey kaybetmeden zaman geçerdi. O gün
ilk çıkan ben, Hakan ve Ömer’di. Ömer’in topu yeniydi, onun için topa oldukça
nazik davranıyorduk. Bir anda eskimesin ya da patlamasın hatta hızla vurulduğunda
ve dengesiz bir vuruşsa bu, mutlaka lojman camlarına denk gelip zarar ziyana
sebep olurdu. Bir de bizim ucube vardı. Onun da zarar görmesi demek akşam
babama ağır hesap vermek, demekti.
Her şey yolunda… üç arkadaş ayakta top sektirmeyle başlayan
oyuna kendimizi kaptırmıştık. Artık akrobatik hareketlere sıra geldiğinde
röveşata hareketini tek tek deniyorduk. Topa daha iyi vuruş yapmak maksadıyla
sırası gelene topu elimize atıyor ve hareketin yapılması ile sıra el değiştiriyordu.
Kaleden çıkıp da röveşata atma sırası bana gelince ki kaç kez attık o gün, ama
kader sarmalı başlıyordu. Hakan topu biraz havadan bana doğru atınca abartılı
bir şekilde yükselmiş olmalıyım ki yere dolu bir çuval gibi düştüm. Sol kolum
düşüşteki dengesizlikten dolayı vücudumun altında kaldı. Anlık bir ağrı
hissetim ama bir şey olmadı duygusu ile öteledim bu ağrıyı. Ancak doğrulmak
isterken kollarımdan beklediğim desteği alamadım. İşte o an ağrı tüm zihnimi
kapladı. Dayanılmaz bir hal aldı ki bastım çığlığı “kolum, kolum !” diye. Bir
yandan da ağlamak istiyordum. Hele de Hakan ve Ömer’in bana, düşüş şeklimden
olsa gerek güldüğünü görünce sinirden daha da fazla ağlamak geldi içimden.
Kalkamadığımı ve ağladığımı gören Hakan ve Ömer beni doğrultup kalkmama yardım
ettiklerinde yüzlerinin bir anda ciddileşmesi ve irkilmeleri beni korkuttu. Hem
ağrı hem sinirlilik hem de korku tüm ruhumu kapladı. Üçümüz de bir anda koluma
bakıyorduk. Kolumun şekli değişmiş, kolum bilekten itibaren şişmiş ve de
ucubeleşmişti. O an inanılmaz bir korku dışında ne ağrım vardı ne ağıtım.
Üçümüz de sus pustuk. Ömer topunu alıp kendi lojmanına gitti. Hakan donakaldı
ben de hemen lojmana yöneldim. Bir an önce eve girip yatmayı, uyuyup
uyandığımda bunun geçeceği inancıyla yatağa girip üstümü de örtüp uyumaya
kalktım.
Annemi korkulu gözlerle başımda görene dek bir ağrım sızım
yoktu. Üzerimdeki örtüyü kaldırıp da kolumun halini ikimizde görünce kızılca
kıyamet koptu. Annem vitrin çekmecesinden ucube arabanın anahtarını alıp dışarı
çıktı. On dakika geçmeden geri gelip beni hazırladı bir tülbentle kolumu
boynuma astı. Kapıya çıktığımızda ucubede tanımadığım bir adam, şoför
mahallinde bizi bekliyordu. Beklemeden arka koltuğa annemle oturup yola
koyulduk. Köy çıkışında babam ve mesai arkadaşlarına denk geldik. Annemi
arabadan indirip geri yollayan babam şoförün yanına oturup yola devam ettik.
Yolda ne oldu diye bir kez sordu, koluma baktı; kallavi bir küfür sallayıp
şoförle konuşmaya başladı. O gün ilk kez ucube içindeyken acıdan koltuğa
sinmiştim. Hatta yolun ilerleyen bölümünde sağıma yatık uzanır halde hastaneye
gittik. Kolum alçıya alınıp ağrı kesicilerle eve yollandık yeniden. Ağrım
azalmış olsa da eve gidince hesap verme korkusu içimi kaplamıştı. Hem şoför hem
babam rahatlamış yolda arabayı babam kullanırken sohbet ede ede ben yokmuşum
gibi köye dönüyorduk. Adının Mahmut olduğunu öğrendiğim köyün kahvecisi “bunu
sat be Ormancı “ dedi. Babam “ ne diye satayım Hacıyı, bak elimiz ayağımız
olmasaydı kapı kapı gezip araba arayacaktı bizim hatun.” Kaç model bu? Şahin al
Doğan al, konforlu konforlu binersin. “ “ 74 model bu hem de gerçek hacı” diyen
babamla Mahmut Amca gülüştüler. Hacı kelimesi takıldı aklıma. Adını biliyordum
ucubenin “Hacı Murat“ derdi herkes ve yeşil olması da dalga konusuydu. “ hacı ”
dediklerinde ben yeşil renginden kaynaklandığını sanırdım. Ama babam şimdi
“harbi hacı bu araba!” deyince bilmediğim başka bir şey olduğunu anladım.
Eve dönene dek bol bol ucube hakkında konuştular babamla Mahmut
amca. Ben etrafı seyre daldım. Ama o gün ne de hızlı geçmişti. Ne ara kolum
kırıldı, ne ara alçıya alındı, ne ara eve yaklaştık anlamadım. Her şey bir anda
oluvermiş duygusu ile lojman önüne park edilirken kapımı Hakan açtı. Korku dolu
gözlerle bana ve alçıya alınmış koluma bakıyordu. Hemen ardından irili ufaklı
tüm lojman çocukları başıma üşüştü. Her biri geçmiş olsun diyor bir yandan da
alçılı koluma merakla bakıyorlardı. Annem gelip kalabalığın içinden beni çekip
aldı. Yanaklarımdan öpüp kolumla ilgili babama sorular soruyor babam gayet
rahat cevaplar veriyordu. “yaramazlığın sonu ne olacak, iki yerden kırık
varmış” dedi ama bende bir utanma hâsıl oldu. Biz yaramazlık mı yaptık, hayır,
sadece top oynuyorduk, ucube şahitti.
İçeri girerken dönüp ucubeye baktım, sessizce duruyor o da
bana “seni yaramaz” der gibi bakıyordu adeta. Akşam yemeğinden sonra babam
yanıma gelip ağrım olup olmadığımı sordu. Başımla yok dedim ama “harbi hacı bu
araba” konusunu sormak için can atıyordum. O ara anneme dönüp “ çok ses veriyor
araba, elden çıkarmanın vakti geldi. Yenisini alamayız ama masrafsız bir tane
bulursak alıp koyalım yerine bak bugünkü gibi bir şey olursa kapıda araba
olması şart.” Dedi. Annem onaylayınca söze girdim “baba neden hacı diyorlar
buna?” Dedim. “Satın aldığım adam hacıydı. Bununla hacca gidip gelmiş akrabaları
ile. Hem adamlar hacı olmuş hem de araba. ee kolay değil Adana’dan taa Mekke’ye
gidip gelmiş bu araba.” İşte o zaman saygımı kazandı ucube. Hacı murat
demelerindeki hikmet de bu araba modeliyle hacca gidildiğinden millet adını bu
şekilde yakıştırıp onu sevmiş. Ve bizim ucube o hacı olan muratlardanmış,
şimdiye dek konu komşunun acil işlerinde hareket eden bugünde benim kırılan
kolum için koşturan “Hacı Murat”ı artık ben de sevdim. O akşam hafif bir
ağrıyla uykuya dalmadan önce onu sürdüğümü ve uzak diyarlara gittiğimi ilk kez
hayalini kurdum.
Kolum askıda sıkılırken bir gün arabanın anahtarını alıp
şoför mahalline geçip sağ elimle direksiyonunu kavradım, hayali sürdüm.
İçindeyken barıştığımızı hissettim. Farklı bir kokusu vardı. İçinde sigara içildiğinden
olsa gerek karışık motor ve sigara dumanı kokusu. Uzunca oturup sıkılmadığımı
hatırlarım. Hayali ne kadar sürdüm Allah bilir. Hatta arada bir bana “Kara
Şimşek” gibi gelirdi. Bir sabah kalktığımda kapıda yoktu. Demek konu komşu
aldı, diye düşündüm. Akşam babam geldiğinde yüzü asıktı. Anneme anlatırken
duydum ilçeye giderken önlerine birden bir at arabası çıkmış. At arabasına arkadan çarpmışlar. Allah’tan
kimseye bir şey olmamış ama ucubenin ön tarafı kazadan dolayı berbat bir hal
almış. Tamirciye götürülmüş masrafı çokmuş babam da hurda niyetine ustaya
satmış. Son bir defa binmeyi nasıl da isterdim. Kolum alçıdan çıkınca gerçekten
sürmeyi hayal ediyordum. Ayağım pedallara yetişiyordu ve boş olan köyün futbol
sahasında herkes gibi sürüş denemesi yapabilirdim. Belki birçok anımda kahraman
olacaktı. Olamadı. Tam sevmişken ucubeyi böyle ayrılmamalıydık.
O satıldıktan sonra babam bir daha araba almadı. Ben
bisikletime kaldım. Kapımıza gelen giden de olmadı. Sadece bazen konusu
açıldığında “Harbi Hacı Murat” hayırla yâd edilirdi. Doğumları, ölümleri,
düğünleri, sünnetleri ve kolum kırıldığında beni nasıl hastaneye yetiştirdiği
özlemle dile getirilir.
Ve ne zaman bir yerde “Hacı Murat” görsem kibarca selamlarım
başımla, bir daha göremediğim bizim “Yeşil Hacı Murat”ı görürlerse selamlarımı
iletmelerini rica ederim.

