Saati kontrol edip yeniden okumaya devam etti. Bir saati
aşmış, okuduğunun cazibesinden ziyade vakit öldürmenin peşinde; okuduğu hiçbir
cümle zihninde yer etmediği gibi okuduklarının mahiyetinden de habersizdi. Şu
belirsiz bekleyiş için, kendine kalmadan bir şeylerle meşgul olması, belirsizliğin
ruhi baskısını azalacaktı. Öyle de oldu, ne denli bilinçsiz okuduysa kitabı
aklına saat ve bekleyiş bir anda gelince saatine bakıp az da olsa rahatladı.
Bir saat, bir altmış dakika...
Beklemek ve belirsizlik, son zamanlarının içsel rahatsızlıklarından biri oldu. Sabırsızlığıyla
başa çıkamaması önce kendini huzursuz ediyor, sonrasında sanrılar görecek kadar
kafasında bazı şeyleri kurmasına neden oluyordu. Bunun acı sonu ise denk
geldiği ilk kişiyi üzerek, istemeyerek, kötü bir gün geçiriyordu. Kendine bir
çözüm bulmuş olmanın içsel huzuruyla kendini okumaya vermişti. Şimdiki gibi
masumca okuyor olmak belirsizliğin ve bekleyişlerinin tüm olumsuzluklarını törpülüyordu.
En azından bu durumun neticesi olarak kendini daha mutlu hissediyordu.
Bu okuma saati tam bir saat, otuz dört dakika, yirmi bir salise sürdü. Omzuna
dokunan Nihal'i görünce kitabı ayraçsız kapatıverdi. Ayağa kalkıp kısa bir
sarılma ve yanaktan iki öpücükle Nihal'i karşıladı. Nihal’e oturması için
kibarca yardım edip “beklediğinin” tam karşına olanca güleç haliyle oturdu.
Öyle huzurluydu ki...
Nihal'in bakışları tarifsizdi. Gözlerinin elasına dalıp dalıp aşk denen ruh
yangınını yeniden harlıyordu Metin. Canı nasıl da burkulmuştu da bekleyişin
sonunda Nihal'i görmek, yetmişti tüm sıkıntılarının bir anda yok olmasına. İşte,
şu an varlığının varlık âleminde var olma nedenine bakıyordu. Beklediğine
değdiğini bir kez daha idrak ediyordu.
"Nihal" dedi içindeki tüm masumiyeti, ses tonuna aktararak. O ses öyle
yayıldı ki boşluğa, hiçbir şeye çarpmadan yüreğine dek ilerledi Nihal'in.
Okşadı, sarıp sarmaladı değdiği her şeyi. Nihal, istedi ki Metin, bir kez ve
belki de bin kez “Nihal, Nihal, Nihal…” desin. Desin de; Metin demez olur muydu
hiç? O ki varlığının, yegâne varlığa aktığını bildiği andan beri geceleri Nihal
diye sayıklayarak uyanır, okuduğunda ise cümlelerin öznesi Nihal olur; hatta
dili dolanır ona buna Nihal diye seslenirdi. Nihal de bilse bunu. Ah bilse
adının, harf harf tonlanışında Metin'in kalbi kaç bin kez atımla göğüs
kafesinden fırlayacak, kanatlanacak, bülbülleri kıskandıracaktı.
Metin “Nihal hallettin mi işlerini? Kusura kalma Nihal'im dizlerim artık
dayanılmaz oldu. Seni de bir başına bıraktım. Biliyorsun iyice sabırsızın biri
oldum, bu da…”
Daha ne sözler diyecekti, kendini affettirmek, mahcubiyetini ifade etmek,
üzüntüsünü dile getirmek için. Havada Nihal'in eli, sus dercesine bir an
asılı kalınca bıraktı konuşmayı metin. Zaten bekliyordu bunu, kıyamazdı Nihal'i
kendine. Nihal'in bakışları derindi, yeşildi, hep affederdi. Metin bu sefer
öyle olduğunu bilse de “yalancık” sayılacak cümlelerine yine en samimi
hallerini eklemişti.
Nihal “Olsun hayatım, olsun. Sen dinlenebildin mi? Geçti mi ağrıların? Bak,
istersen kalsın sahil yürüyüşü bugün. Evimize gidelim, sana güzel papatya çayı hazırlayayım,
balkonda gün batımını izleriz, hi ne dersin? Hem akşama çocuklarla da
görüşeceğiz, telefonda sesin yorgun olmazsa endişelenmezler. Ali sana çok
düşkün, sesin çatallaştığında aklı sende kalıyor. Ertesi gün başımın etini
yiyor. Sonra Necla, Derya, Dilek’i arayıp babama ne oldu, neden bakmıyorsunuz,
diye ablalarını üzüyor.
Metin muzipçe gülümsüyor bu duruma, oysa bilse ki hem çocuklar hem de Nihal;
çoğunda şımartmak için kendini bu yola başvurup ortalığın Arapsaçına dönmesini neşeyle
izleyen Metin'dir sebep ve aslı astarı yoktur hastalık hallerinin. Hepsi bir
olup bozarlar bu oyunu, Metin’de bir daha çocuklaşamaz. Güzel oyun ama…
Metin beklerken okuduğu kitabı, el çantasına yerleştirirken kaş altından
Nihal'i süzüyor, o derin yeşil gözlere bir kez daha ilk günkü gibi hayranlıkla
bakıyordu. Kitabı yerleştirirken hazırladığı mizanseni de güzel sergiliyor.
Ağır ağır hareketler, çantada aradığı şeyi maharetle gizliyor. Beklerken
okuduğu kitaptan başka yerde olan aklında kaç değişik sunumlar planlasa da
hiçbirini beğenmiyordu. Şimdi doğaçlama yaparak çantadan siyah renk üzerine
kıpkırmızı bir kalp deseni olan kutucuğu, öyle narin çıkarıyor ki. Sol selini uzatıyor Nihale, eller buluşurken gözler de
tamamen birbirinde ve Metin’in o davudi, huzur veren sesi yeniden boşluğu
sarıyor.
“Kırkıncı yılımız kutlu olsun Nihal'im. Kırk yıldır hayatımdasın doymadım, bin
kırk yıl daha isterim Allahtan.”
Sağına yatarken başı Nihal’in gözleri doluyor, o yeşiller nasıl da büyülüyor
yeniden Metin’i. Aşk denen şeyin tarifine yüzlerce yıldır, milyarca insan
ve bir o kadar şair imza atmıştır da Metin için yetersizdir, onun için aşk
sadece bir çift yeşil gözdü. Yeşil bir büyünün kırk yıl aşığıydı o. Kırk yıl
boyunca mevsimler değişse de solmamış, kayıplar verseler de
bozulmamış, yokluk- zenginlik, gelgitler olsa da hiç sarsılmamış yeşil
gözler. Bugün de yine aynı tonda, aşkla Metin’e bakıyor mutluluğun hazzıyla
daha da ışıl ışıl oluyordu.
Metin, sağ avucunda gizlediği hediyeyi sunarken Nihal’e bir o an, gözler
birbirinden ayrılıyor. Nihal'in yeşilleri fal taşına dönerken zihni bulanıyor.
Metin’in bu hediyeyi ne ara aldığını kestirmeye çalışırken şaşkınlığını
kestirip atıveriyor. Metin bu, yapmıştır yine keskin, kıvrak, zekâsıyla
yapacağını. Yapmaz mı Metin, yıllarını sürprizler üzerine yorduğu beyni değildi
tek, yüreğini de ortaya koyar onu da yorardı. Belki bu an ki durum istediği
havada olmamıştı ama etkisini görünce Nihal’de, boş verdi gerisini. Dizleri
gerçekten de ağrımasa daha neler yapardı, kolay mı kırk yılın hatırı vardı ve
kırk yıl nelere değmezdi?
Nihal'in de küçük “yalancığı” vardı bugüne has; o da iş güç, şu bu demiş, bunları duyan Metin’in
kendisiyle gelmeyeceğini bildiğinden ona kırk yıl hediyesi için kendine zaman
ayırmıştı. Nihal de hediyesini çıkarmak için çantasına davrandı, sol avucunda
ise sıkı sıkıya tuttuğu kutucuk yüreğini hoplatsa da aynı anda açma seremonisi
yapılmadan açamazdı. Metin’in kutusundan biraz daha büyük bir kutuyu uzattı kırk
yıllık yoldaşına. Metin de sevinçle aldı kutuyu eline
Birbirlerine yeniden bakan bu altmışlık âşıklar, seremoni için ayırdılar
gözlerini birbirlerinden. Aynı anda açtılar kutularını. Metin’in gördüğü firuze
bir taşın süslediği, yan taraflarında çocuklarının isimlerinin baş harfleri olduğu,
islemeleriyle göz alan irice bir gümüş yüzüktü. Alyanstan başka bir takı
takmayan Metin, bu zarif hediyeyi usulca sağ elinin yüzük parmağına geçirirken
iki gün nereye koyduğunu bulamadığı alyansının birden ortaya çıkışındaki
ayrıntıyı fark ederek gülümsüyordu. Nihal'in gördüğü ise kanatları minik yeşim
taşlarıyla bezenmiş, gövdesinde bu taşlardan biraz daha büyük, kalbi andıran
tek yeşim taşı olan yusufçuk ve onu boyunda taşıyacak ince, altın kolyeydi. Yusufçuğun
altında da küçük bir not kâğıdı:
“Varlığımın kırk yıl boyunca anlamı
Ömrümün yegâne yeşil sevdası
Ruhumun sonsuz abı hayatı
Kırk yılımın tek ve en güzel yanına”
Gözler yeniden birleşince, sözcüklerin yüz binlercesi dahi yan yana gelse
o anı tanımlayacak derinlikten yoksun olacağı, kırk yıllık sevda yeniden
alevleniyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder