19 Nisan 2023 Çarşamba

Doksan Dokuz



Kokulu silgilerin rahiyasinda
Hayat bilgimiz yedi parçaydı
Uçan kazın kanadından
Aştığımız ara sokaklarda
Kocaman olurduk arkadaşlarla
Voltran, Voltran, Voltran,

Huysuz güneşli bir yaz
Eskimolardan gelirdi serinliğimiz
Saatlerce yuvarlanırdı bilyeler
Küçük evrenimizin sınırsızlığında

Akşam da olmazdı
Yıldızlı saatlerde 
Tek katlı bir evin damında
Kıkırdayarak kapanırdı gözlerimiz

İki teker üstünde 
Hayal kurduğumuz
Kara Şimşek, 
Dut ağaçlarında uzay yolu
Elimizde tahta kılıçlar
Ey gölgelerdeki efendiye
Gölgelerin gücü adına
Güç bizde artık 

Şeker kızlar yoktu
Kıvırcık, düz saçlı ama esmerdi kizlar
Ve mavi gözlü değildi hiçbiri

4 Şubat 2023 Cumartesi

BİR KAR MASALI



BİR KAR MASALI

 

Düşüyor huzurla her zerre

Soğuğu kesiyor saflık

Kenetleniyor inceden bir beyazlık

Düşüyor huzurla her zerre

 

Yeni atandığım bu şehrin kışına alışamadım. Ama üçüncü kışımda kar’a iyice alıştım. Soğuğa dayanamadığım anlar, yağmur veya rüzgârlı yağmurların olduğu anlardı. Ayaza da kızgınım. Sabahları o ayazı yemek, kemiklerimde başlayan acının etten gövdemde her zerreme uyguladığı işkence demekti. Yalnız kar’a alıştım, kar’ı sevdim.

Şubat soğuğunda içimde bir garip his olur hep. Doğum günüm şubat içinde olduğundan mıdır, nedir hiç sevmem kışı. Yaz, en çok da yaz başıdır sevdiğim mevsim. Anam ah, garip anam! Onun da bir suçu yok ki. Karlı bir gecenin sabahında açmışım gözlerimi dünyaya. Şubat soğuğunu bölen kar, o gece her yeri bembeyaz kılmış. Tatlı bir sabaha annemle merhaba demişiz. O yüzden kışları sevmeyip kar'a ayrı bir bağlılığım oluşması pek doğal benim için.

Kaç gündür aralıksız yağan kar ocak ayının son günlerinde şehri gri bir renkten aydınlığa bürümüştü. Betonarme yapıların pencere saçakları, yaprakları dökülmüş akasyaların çıplak dalları, kaldırımlar, kaldırımlara bitişik park halindeki araçların üzeri kısaca her yan bembeyazdı.

Akşamüzeri sıkıca giyinip çıktım evden. Caddelerde akan trafik dışında kar'ın olduğu her yere adımlarımla izimi bıraktım. Sokak lambaları yanıp da şehri turuncu beyaz karışımı bir renkle aydınlatınca içim huzurla doldu. Akşam karanlığı bu haliyle çok güzeldi. Daha bu görüntünün güzelliğine hayranlığım doyuma ulaşmadan ilahi güç içimdeki sevinci karşılıksız bırakmamak için yeniden kar yağışını başlattı.

Üzerime usul usul düşen her zerre üzerimi kaplarken ben de sokak lambalarının sarı solgun ışığında nazlı nazlı düşen kar tanelerinin çekiciliğine kapıldım. Dedim ya soğuğu hiç sevmem ama bu kar yağışının hazzı beni saatlerce dışarda tutabilirdi.

Uyuşmuş ellerim soğuktan kızarmış yüzüm ve kopacak gibi duran burnum daha fazla kar zevkini çıkarmama mani oldu. Eve dönüş evden çıkışımdaki heyecana zıt duygularla olunca islemeyerek eve girdim. Apartman hayatının en güzel yanı kışları ısınma sorununu kökten hallediyor olmasıydı. Kaloriferler hamarat kapıcının eseri olarak evi, dışarının tüm soğuğuna inat sıcacık yapmıştı. Üzerimi değiştirip çalışma odası havasında döşediğim odaya geçtim. Masa ve sandalye yoktu odamda. Bir bölümü kitaplık bir bölümü de maketlerim için hazırda tuttuğum raflarla donattım iki duvarı. Koltuk ya da kanepeye de yer yoktu bu odada. Şark köşesi tabiri ile son yıllarda moda olan oturma minderleri ve içi hasır dolu yastıklarım vardı. Her defasında eklemeler yaparak güzel bir çalışma odası havası verdim. Gerçi hala aklımda olanlar sırada bekliyor odanın güzelleşmesi için. Okumalarımı yapmak ya da yazılarımı karalamak için de kendime özel yaptırdığım geniş sehpa vardı. Şimdi sıcacık oda da iki gündür okuduğum kitabı sehpanın üzerinden alıp uzun oturup okumaya başladım. Dışardaki üşümüşlüğüm geçiyor, kitabın akışına iyice dalıyordum ki kapım çaldı.

Hayra yormak istesem de benim bu şehirde tanıdığım kim var ki bu saatte kapıma gelsin, kapıcıdır diyerek kapıya yollandım. Kim o, soruma cevap alamadım, el alışkanlığıyla da kapıyı açmış oldum. Kapıda gördüğümü tanıyamadım. Gözleri dışında her yeri kapalıydı. Kat kat giyinmiş ve üzeri ıslaktı. Beresinde ve omuzlarında erimemiş karlar vardı. Duruşundan kadın olduğu belli olan biri, ama kim. Buyurun, kime baktınız?

Gözleri gözlerimde öylece bekliyordu kapıda. Tanımam gerektiğini ama şu gözlerden kim olduğunu nasıl çıkarabilirdim. Üşüdüğü belli. Tepeden tırnağa süzdüm yeniden. Sorumu da tekrarladım. Konuşacaktır elbet. Bakalım kimdir, necidir o zaman belli olur. Sesini duyunca durdu zaman. Hiç beklemediğim, hiç ama hiç ummadığım kişinin karşımda duruyor olması imkansızdı. Her şey bir masaldı o an. Yok artık, dediğim; asla dediğim bu an hayatta kaç kez şahit olacağım bir durumdu ki…

Yanılıyor da olabilirdim ama kapıda hala duruyor olması içeri davet bekliyor gibi durması, sesinin de tanındığının farkında olması başıma gelenin gerçek olduğunu gösteriyordu. Kenara çekilip kapıdan içeri girmesine müsaade ettim. Ardından kapıyı kapatıp eşikte öyle durdu. Gözleri hala gözlerimde, sus pus üzerindekileri çıkarmaya başladı. Beresini çıkardı önce. Saçları kısacık, çene hizasında. Böyle hiç görmedim onu. Hep uzundu, en kısa hali omuzlarının hemen üzerinde olurdu en fazla. Rengi de değişmişti saçlarının. Koyu kestane saçları sarıydı artık. Gözlerini iyice ortaya çıkardığı belliydi bu tarzın. Paltosunu çıkarıp beresiyle uzattı bana. Alıp kapı ardındaki portmantoya astım verdiklerini. Çok zayıflamış olduğunu da fark ettim. Boğazlı kazağı ve kadife pantolonuna uyan kahverengi botlarının bağcıklarını çözüp yeniden doğrulunca yüzüne daha dikkatle baktım. Oydu o olmasına ama yüzü de zayıflamış. Kapıdan destek alıp botlarını çıkarıp portmantoda yer alan ayakkabılarımın yanına bıraktı. Bundan sonra el mahkûm, salona geçilecek kanepelere oturulacak, hoşbeşe başlanacaktı. Yalnız bunu istemiyordum. Kovacak halim de yoktu. Dış kapının önünde ölene kadar bekleyebilirdim. Belki üzerini giyinir çıkar giderdi. Gitsin de istiyordum. Ne konuşacaktık. Ben, bugün kar kaplamış şehirde dolaşırken aldığım hazzı anlatırdım. Kar yağışının başlamasına ne sevindiğimi de… üşürken bile hazzımın devam ettiğini, soğuğa katlanmamın tek sebebi kar olduğundan bahsederdim. Öyle mi? Öyle…

Ya o, o diyecek ki… adresi falan filandan buldum. Yok kararsızdım ama inadımı kırıp geldim. Hatta orijinal bir durum eklemek için şöyle de diyebilir. Adresi bulduğumda tesadüf sen de apartmandan çıktın, ben önce konuşmak için yanına gelmek istedim ama seni izlemenin daha iyi olacağını düşündüm. sen şehrin kaldırımlarında karlara basarak izler bırakırken ben de ardından o izlere basarak geldim. Sokak lambaları yandığında başını kaldırıp göğe baktığında uzaktan ben sana baktım. Kar yağışı başlayınca kollarını açıp göğe baktığını da gördüm. Yüzünü göremesem de mutlu olduğunu hissettim. Sen ki soğuğu hiç sevmeyen biriydin. Kar altında soğuktan şikâyeti olan birine hiç benzemiyordun. Sonra yeniden eve dek seni takip ettim. Ardından girmek istedim ama vazgeçip biraz daha dolandım. Cesaretimi toplamak istedim. Şehrine kadar gelmek ayrı bir cesaret gerektiriyor da yüz yüze gelmek için o kadar da emin değildim kendimden. Hem seninle iki yıldır – aslında üç yıl olacak bu martta- görüşmediğimiz için ne konuşacaktım ki..

Üç yıl oldu evet, bunu bile hatırlamıyor kalkmış yanıma gelmiş, diyeceğim ben. Peki, sonra neler diyecek? Ne desin ki… romanlarda filmlerde nasıl oluyorsa oyle sürdürecek konuşmasını. Peki kalacak mı bu aksam bende? Aman sakın istemem.  Gidecek yeri yok ama oteller vardır. Bu bozkır şehrinde baya da otel var, kalsın birinde. Geceyi geçirsin. Dur, belki de otogara geri döner gece bir otobüs gelir. Hem İzmir’e her saat mutlaka otobüs vardır. Vardır canım vardır, atlar gider. Ne duruyor peki hala konuşmadan kapıda. Hala salona geçmemizi mi bekliyor. Hem neden sadece bakışıyoruz ki konuşsa ya. Konuş allah aşkına konuş. Yok bekledikçe bekleyecek o da. Ne yapmalıyım. Nasıl bir kaos bu. Ne anlamı var şimdi akşamın bu saatinde, her yanın karla kaplandığı, soğuk bir şehirde üç yıl önce maziye gömülen bir ilişkinin peşinde. Benim peşimde. Ben kimim bir de. Üç yıl önce ben değilim ki. Sırf ondan kaçmak için atamalarımda Anadolu’nun küçük şehrilerini yazmış, tatillerde bile burada kalıp ailemi yazın serinliği için yanıma getirtmiş. Kısa dönem askerliğim biter bitmez de kalıcı olmak için bu daireyi babamın da desteğiyle borç harç almıştım. Artık İzmir ve deniz – şimdiden baya bir vakit sonrası için- bana uzaktı. Dönmek ne demek geriye. Geçmişi eşelemek, yeniden küllerinden bri şeyler devşirmeye çalışmak bu sevdadan ne demek? Of, of konuşsana be insan. Neden susarsın?

Omzuma sürtünerek geçip içeri salona daldı. Kapıda kalakaldım bir vakit. Botlarıma ve montuma bakıyordum. Botlarımı giydim, montu elime alıp çıktım evden. O kalsın tek başına, belki ben döndüğümde gitmiş de olabilir. O zaman her şey istediğim gibi devam eder. Apartmandan çıktığımda hala kar yağıyor tek tük geçen araçların dışında kara teslim olmuş koca cadde beni bekliyordu. Karda yürümek, yürüyebildiğim kadar yürümek istiyordum.  Saclarımın üzeri karla kaplandığını hissediyordum, hiç bozmak istemedim. Üşümeye başladım, ama cadde üzerindeki sessizlik ne güzel. Biraz daha yürüdükten sonra camları buğulanmış bir kahvehaneye denk gelince, daldım biraz ısınmak için içeriye. Yoğun bir sigara dumanı ve kokusuyla biraz sarsılsam da boş bir masaya kuruldum. Ben demeden çay bırakıldı masama. Saçlarım ıslak ellerim titrek içim tam tersi yangınlarla kaplıydı. Çayı içtim. El hareketimle ikincisi geldi, üçüncüsünü de hızlıca içtim. Duvardaki saati görünce buranın da birazdan kapanacağını tahmin ettim geceye başlamıştık artık. Kalkanların da sayısı artınca bir çay daha içip ben kalktım. Dışarda kay yağışı durmuş şehrin her yanı bembeyaz olmuştu. Sokak lambalarının ışığı altında şehir gündüz gibiydi. Göğe baktım koyu gri, önüm bembeyaz. Şehir en güzel süsüyle uzanıyor bozkırda. Bozkıra kurulan şehirlerin en güzel süsü kar ve onun sebep olduğu bembeyaz saflık. Gecenin içinde evlerin ışıkları sönerken apartmanımın önündeydim. Salon ışığı yanıyor hala. Demek gitmedi evde bekliyor beni anlaşılan. Ya da bir umut, gitti ama ışıkları açık unuttu. Dışarda kar’ın güzelliği ve şehrin sessizliğine üşüdüğümden daha fazla katlanamazdım. Yukarı çıkmalı güzelce onu yollamalı, bu anın da hiç yaşanmadığını varsayıp kendimi yeni hayatıma kaldığım yerden devam etmeliydim. Gitmezse… gitmesin sabah gider. Ya kalırsa, aklım aklım kendine gel, ne demek gitmezse. Benden yüz mü bulacak sanki elbet gidecek. Gidecek olan gelir miydi? Bu karda kışta kapında biter miydi? Seninle hesabı bitmemiş ki şu an evinde seni bekliyor. Belki de gitmiştir. Emin misin? Bilmem neden olmasın.

Kapıyı açtığımda holün ışığı açık bıraktığım gibi, hemen portmantoya baktım. Ah, ah gitmemiş işte. Botları, paltosu, atkısı, beresi, eldivenleri hepsi ıslak duruyor. Of of, ne işin var burada kadın ne işin var? Montumu astım, botlarımı botlarının yanına bırakıp asık suratla salona girdim. Kanepeye kıvrılıp uyur buldum. Ne bekliyordum? Kızacakken yorgun ve üşümüş olabileceğine yordum bu durumu. Ses çıkarmadan diğer kanepe altında bulunan battaniyeyi çıkarıp üzerini örttüm. Gece üşür diye içerden pamuk yorgan alıp onu da üzerine örttüm. Işığı kapatıp salondan çıkmadan önce başında bekledim. Gerçekten uyuyordu, hem de günlerce uykusuz kalmış gibi derin bir uykuyla.

Çalışma odama geçip bu andan uzaklaşmak için yarım kalan kitabımı okumaya başladım. İlk sayfada okumayacağımı anladım. O içerdeyken… Ne işi var burada? Nasıl oldu bu? Kimden buldu adresimi? Kim biliyor tabi ki ailem ve birçok arkadaşım. Ama tam olarak bilen kim ailem. Annem! Ah garip annem ah! Kesin sen verdin değil mi adresi? Kapıya gelince kıramadın, severdin de hep onu. Ağladı sızladı büyük ihtimalle, yufka yürekli anam da kıyamadı sana; sen kaptığın gibi adresi geldin öyle mi? Ama ben annem miyim? Annem gibiyim ki dayanamadım üstünü örttükten sonra pamuk yorganı da getirip örttüm. Annem gibiyim ki kızdım, çıktım evden; kar altında geceye dek yürüdüm. Ruhum dinginleşti ki şimdi sen içerde uyurken ben, buna katlanabiliyorum. Sabah olunca her şeyi – ki konuşulacak ne var- konuşuruz. Hem şen bu denli güzel kar yağışı gördün mü? Şu kar’ın güzelliğine bakar mısın, kara kış ortasında şehri ne de güzel süslemiş? İzmir de kar görmek için neler vermezdik? Bari üniversiteyi böyle kar yağışı olan kışı bembeyaz olan bir şehirde okusaydık, diye hayıflanmadık mı? Ama ikimiz de soğuğu sevmiyoruz diye bu hayalden hep vazgeçerdik. Şimdi sen karla kaplı bu şehirde nasıl da uyuyorsun? İçinde ne buzlar vardı, demek eridi şimdi karla buzla kaplı bir şehirde uyuyorsun. Ne garip bir gün? İzahı olmayan bir gün. Hayra yoracak gücüm yok lakin hayır olsun. Sabahı beklemekten başka çare yok.

Odama geçtim. Gündüzden açık kalan perdeleri çekmek için pencereye yanaşınca dışarıda kar’ın yeniden yağmaya başladığını gördüm. Perdeleri çekmekten vazgeçtim. Işığı kapatıp pencereme düşen kar tanelerini izleyerek uykuya dalmayı istedim. İçimde kocaman bir boşluk olsa da şu kar taneleri nasıl da beni mest ediyor.  Huzuru tane tane ruhuma işliyor, sanki her birinde en güzel şiirlerin dizeleri, şarkıların nameleri var. Bir masalsı geceyi bana yaşatmak için çırpınıyorlar. İyi geceler, diyen her zerreye saygılarımı sunuyorum; daha fazla naz etmeden bu anın en güzel anında uykuya dalıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

31 Ocak 2023 Salı

Bavul Dolusu Gülüşler



 

 

Bavul Dolusu Gülüşler

 

I

Gülüşü güzel kadın

Kopar beni bu hayattan

Aklıma dolan yalandan

Ayağıma dolanan yıllardan

Ört üstünü ayrılıkların

Savur tüm kötülükleri

Gülüşü güzel kadın

Söyle en güzel türküleri

 

II

Korkma kimse duymaz ağıtlarımızı

Sevmek diye bir günah yok

Bulmak istiyorsan yarınlarımızı

Topla bavulunu doldur içine

Naftalin kokulu anılarımızı

Karış usulca şehrin rengine

Gülüşü güzel kadın

Söyle en güzel şarkımızı

 

III

İki yakaya kurulmuş bir şehirde

Aç bavulunu, çıkar şimdi hatıraları

Yeniden ser göğe gülüşlerini

İki aşık kule kuşansın aşkın renklerini

İki yakası bir araya gelmez bu şehrin

İlikle düğmelerini geç kalmadan

Ey gülüşü güzel kadın

Musa gibi süzül ortasından

30 Ocak 2023 Pazartesi

Cansız Hatıralar Geçidi

Cansız Hatıralar Geçidi

Gri ve puslu
Dokunmuştur zamanın asası
Asırlar öncesinden sanki
O an bir aynada
Yalanmış gibi unutulan
Bakışlar ve gülüşler
Gri ve puslu
Kalır bir duvarda

Asırlar öncesinden sanki
Her kare, her karede bir yer
Çok uzak yıllardaymış gibi bir yer
Lakin dünden kalan kadar yakın
İki renkli siyah ve beyaz rüya
Gözler ve sözler tutulmuş
Gelin beyaz güvey siyah
Kalır bir duvarda

İnatla bağırıyor gri ve sepya üzerinde bir Kızılderili
Ruhumuzu çalıyor bu fotoğraf makineleri
Elinde baltası oyuyor zamanın duvarlarını
Bir deve üzerinde çöl bedevisi
Yudumluyor kumulları asırlar öncesinden sanki
Durur tarihin sayfalarında

Mezar taşları altında ölüler
Unutulur onlardan kalan gülüşler
Zihinlerden silinir suretler
Kıyameti kopmuştur çoktan
Sevilenler fotoğraf albümlerinde
Rengârenk bir cenneti yaşar
Ölümsüzlük ne gri ne sepya
Hatırlattıklarıyla gâh bir sonbahar
Gâh bir deniz mavisidir
Ya kızıl gün sonları
Ya turuncu yaz başıdır
Ve nesilden nesile bu cümbüş
Taşınır fotoğraf albümlerinde

29 Ocak 2023 Pazar

Bir Otobüs Masalı


 





Apar topar hazırlanıp kapıda bekleyen bir araçla akşamın bir vakti daracık bir araç içerisinde kardeşlerim ve valizler arasında yolculuğa başlamıştık. Annemin hele de babamın yüzünü hiç göremiyordum. karanlıkta da bir şey seçememenin sıkıntısıyla midem bulanmıştı. Yol tutuyor, dedikleri şeyin başıma bilinçli olarak ilk kez geldiği o anı hiç unutmuyorum. Yine akşamın karanlığında bir yerde indik. Birkaç otobüsün durduğu ve bana göre kalabalık olan bir yerde valizlerle kardeşlerimle otobüslerden birine yaklaşıp bindik. Babam ve ben hemen şoförün arkasında, bizim de arkamızda annem ve iki kardeşim oturmuş beklerken otobüsün direksiyon simidi dikkatimi çekmişti. Devasa bir çemberi andıran bu nesneyle oynama isteği oluşmuştu içimde. Ben, şoför mahalline dikkatimi vermiş göstergelerin, ki o zaman hepsine ayrı ayrı saat gözüyle baktığımı hatırlıyorum, irili ufaklı hallerine de kendimi kaptırmış halde bakıyordum. Nice oyunlar kurdum o an, koca otobüsü sürdüm bilmediğim diyarlara. Okuldan eve, evden okula kadar da sürdüm.


Sonradan kocaman göbekli, bıyıklı bir adam ağır ağır çıktığı merdivenlerden tahtına kurulan krallar gibi usulca oturdu direksiyon simidinin başına. Gürleyerek çalışan otobüsün iç ışıkları yanıp da göstergelerin de ışıl ışıl olmasına bayılmıştım. Şoförün hemen ardında otururken sürülecek bu otobüsün homurtuyla hareket etmesine de ayrıca hayran kalmıştım. Otobüsün içi, göstergeler ışıl ışıl ben bir rüya oyun gerçekliğinde, çıkacağımız bu yolculuğun heyecanı içindeydim.


Önceki yolculukların hiçbirini hatırlamıyorum. O an için ise bu denli hafızamda canlı olan bu ilk yolculuk anısı belki de ilkokul yıllarımın başına denk geldiği için olabilirdi. Okuma yazmam olduğundan anlamını bileyim ya da bilmeyeyim her şeyi okuduğumdan hafıza kaydım o zamanlar bilinçli olarak başlamıştı. Küçük dolmuşlar, arabalar yanında içinde bulunduğum bu otobüs, ayrı bir çekiciliğe sahipti. Memuriyete bağlı bir çekirdek aile olan bizler nice sonraları babamın görev yerinin değişmesi nedeniyle taşınmaların ardından bayramlarda ya da yarı yıl tatillerde memlekete ziyarete gidişlerimizde hatıralarımın en önemli nesnesi olacaktı otobüsler. Kaderimde ve de herkesin kaderinde otobüsler hep vardı, şimdilerde uzağım ama hala birilerinin gidiş-dönüş hikayelerinin hala vazgeçilmezi otobüslerdir. Üniversite yılları, ardından memuriyet mirası babadan bana kalınca İstanbul ve Ankara’ya gidiş-dönüşlerimde otobüsler hep ilk anımsadığım an gibi dahil oldu yolculuğuma.


O ilk anda olduğu gibi hep en önden bilet almayı hedefler nadiren gerilere düşsem de amacımda genelde başarılı olmuşumdur. O ilk anın akşamında otobüs hareket ettikten bir süre sonra ayağa kalkıp geriye doğru baktığımda tüm koltukların dolu olduğunu, herkesin bir anda bana baktığını sanıp korkuyla yerime oturduğumu hatırlıyorum. Babam hiç konuşmuyordu, annem ve kardeşlerimi merak ediyordum. Koltuk arasından kardeşlerime baktığımda birinin koltukta kıvrılıp uyduğunu, diğerininse annemin kucağında uyuduğunu gördüm. Cam tarafından anneme baktım ama başı otobüs penceresine dönük yüzük asık dışarıya baktığını gördüm. Ben da pencereye döndüğümde ilk başta bir şeyler seçememiştim. Zifiri karanlık. Önüme dönüp de yola bakmaya koyuldum. Yolda da otobüs farlarından aydınlanan karanlığın içinde ilerliyor olmamızdan başka bir şey yoktu görecek.


Otobüs içinde konuşanların sesleri birer ikişer kesiliyordu. Ağır bir sigara dumanı yavaş yavaş içimi kaldırıyordu. Şoförle babam sigara içmede adeta yarışıyor gibiydi. Tek fark şoför içerken solundaki camı hafif aralık bıraktığından oradan otobüs içine dolan serin havayla kendime gelebiliyordum. Babam veya arka koltuklardan birilerinin sigara içmesiyle duman otobüsün içini tamamen kaplıyor işte o zaman benim “yol tutması” denen rahatsızlığım ikinci kez başlamış oluyordu. Annem, hissetmiş olacak ki öne tarafa, koltuk arasından bir poşet uzatıverdi. Babam hızlı bir hareketle onu alıp ağzıma doğru getirmesiyle içimdeki rahatlama hissi anlık olarak gerçekleşse de bu seferde bir utanma duygusuna yenik düştüm. Sanki herkes beni görmüş, bana bakıp “istifra eden bu çocuk” diyor ve parmak sallıyordu. Bu utanç bir süre sonra tiksintiye neden olmaya başladı ki imdadıma tuvalet molası yetişti. Gecenin bir yarısı durduğumuz bu yerde herkes çay içiyor yanında da sigaralarını eksik etmiyordu. Ailecek tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra annem elimi yüzümü yıkamış hala içimin bulanıp bulanmadığını sormuştu. Bulanıyordu elbet, ama o an bunu itiraf edemezdim. Kadın işte, anlamış olacak ki elime bir poşet daha tutuşturup olur ya otobüste ikinci bir istifra vakasında tek başıma kendi işimi nasıl halledeceğimi kısaca göstererek otobüse bindirdi beni. En küçük kardeşimi kucağında tutan babam bebeği anneme verir vermez yeniden aşağı inip bir sigara daha yakıp yüzü asık otobüse bindi. Yeniden hareket eden otobüste uykuya dalmışım ki sabahın ilk ışıkları yüzüme vururken uyandım. Babam hala uyanık ve ileriye doğru bakmakta, annem ve kardeşlerim ise uymaktaydı. Otobüste de uyananlar artmış olacak ki konuşmaların tonları artmaya başlamıştı. Çok sürmedi ufak tefek evler görünmeye başladı. Geniş tarlalar sonsuz gibi geldi bana. Yavaş yavaş insanlara da denk geliyordum. Her biri bir tarlanın kenarında ya da birden fazlası bir tarlanın içinde sabahın erken saatinde ne yapıyordu ki diye düşündüm. Evlerin sayıları artıkça bir köyden ya da kasabadan geçiyorduk ve yol kenarlarında okuyabildiğim kadarıyla köylerin adlarını aklımda tutmaya çalışıyordum. En çok da “Adana” tabelasına denk gelmiştim. Bir nehir üzerinden geçtik gördüğüm en büyük nehirdi. Korktum da ya otobüs geçerken köprü yıkılırsa diye. Ve evler sıklaştı, görüş alanım içinde her taraf evlerle doluydu. Babam ve şoför yine sigara içmekte yarışıyordu. Arkadan yolcuların uğultuları da artmış, herkes çoktan uyanmıştı. Gençten biri bizden başlayarak herkese kolonya tuttuğunda şaşırmıştım. Belki uyandıkları için yolculara iyi gelen kolonya kokusu benim midemi bulandırmış gece boyu elimde tuttuğum poşeti kullanmama neden olmuştu.



Evlerin iyice sıklaştığı gibi arabaların, kamyonların, otobüslerin de sıklaştığını görüyor, bunca aracın varlığına hayretler içinde kalarak bakıyordum. Bir de oyun türetmiştim hemen, kamyonlarla otobüsleri sayıyordum. Şehir denen gerçekliği ilk o an fark ettim. Bölünmüş yollarda karınca gibi ilerleyen irili ufaklı tüm araçlar zihnimi bulandırmıştı. Kaybolma korkusu içime yerleşmiş inince anne ve babamdan bir an olsun uzaklaşmamaya karar vermiştim. Annem oturduğumuz yerde evden fazla uzaklaşmamız için verdiği o “seni alır götürürler” tehdidi burada gerçekten olacak gibiydi. Ağır bir ilerleyişle sayamadığım kadar otobüsün olduğu bir yere gelip durdu otobüsümüz. Dizlerimde derman yoktu. Babam annemin kucağından kardeşimi alır almaz otobüsten bir solukta indik. Annemin elini sıkı sıkı tutuyordum. Bir küçüğüm benden de beterdi, sersemlemiş, yol yorgunluğu her halinden belli oluyordu. İçten bir hareketle annemin elini bırakıp kardeşimin elinden tuttum. Annem ve babam iki valizimizi alıp yürürken peşlerinden minik ve hızlı adımlarla onu takip ettik. Otobüslerden uzaklaşınca bir taksiye valizleri koyup hareket ettik. Babam önde kardeşlerim ve annem arkada ilerlerken gözlerimi gördüklerimden alamıyordum. Binlerce tabela, büyük evler, yayan insanlar… her şey o kadar karışıktı ki…


Bir bina önünde durup arabadan indik, iki katlı evin demir kapısı üzerindeki bir düğmeye bastı babam. Yukarıdan bir kadın sesiyle irkildim. Ardından başka sesler de karıştı kadının sesine. Sağ üstümde bir pencere daha açıldı yaşlı bir kadının bize seslendiğini gördüm. Anladım ki hepsi akraba, otobüs yolculuğunun sırrı buydu demek. Binanın küçük bir bahçesi vardı, içinde bir asma binanın damına kadar uzanıyordu. Böyle bir asmayı da ilk kez görmek yolculuğum adına ayrı bir unutulmaz andı. Demir kapıyı babamdan az kısa, güleç yüzlü bir kadın açtı. Babam ve annem ellerini öptüler kadının, ardından bana ve kardeşime de öptürdüler. Ardından az önceki yaşlı kadın geldi annem ileri atılarak kadının ellerinden öpüp ağlayarak sarıldı kadına. Kadıncağız gülüyor olması dikkatimi çekti. Babam, arkasından ben ve kardeşim de elini öptük. Bizleri kınalı elleriyle severek ardı ardına eğilip öpüyordu yaşlı kadın. O an o da bir ağıt tutturdu. Kardeşimle bana ne kadar büyümüşler diyerek sarılıp sarılıp ağladı. Bu ağıtlar beni korkuttu az daha ben de ağlayacakken babamın asık yüzünden çekinip yutkunarak vazgeçtim. En küçük kardeşimi kapıyı açan kadın kucaklayıp yukarı doğru çıkınca hepimiz onu takip ettik. İki kat merdiven tırmanmak otobüs yolculuğunun üstüne ayrı bir macera oldu benim için. Eve girer girmez saılmalar, opüşmeler, ağlamalar devam etti. İlk kez gördüğüm kadınlar babamla konuşuyor devamlı arada geçen “ başın sağ olsun” sözüne karşın babamın asık yüzle cevap verişini izliyordum. Bir ara yaşlı kadının torunum gel buraya, diyerek beni çağırmasından kadının nenem olduğuna, diğerinin de konuşmalar sonunda dayımın eşi olduğunu söylemesiyle akraba evinde olduğuma karar verdim. Babam kalkıp bizden ayrılınca yengem kahvaltılık hazırlayıp açlığımızı giderdi. Daha sofradan yeni kalkmıştık ki kapı zili çaldı. Bu da bir ilkti benim için. Yengem bizi karşıladığı pencereden aşağıya bakıp babamın geldiğini söyleyince yeniden aşağı indik. Uzun mavi bir araba kapıda duruyordu. Böylesini de ilk kez görüyordum. Yine arkaya annem ve kardeşlerimle ben oturduk öne de babam kuruldu. Araç şehrin içinden geçerken ben etrafa hayran hayran bakmaya devam ettim. Bir süre sonra şehir bitti ve kıvrılarak tırmandığımız her yanımızın ağaçlarla kaplı olan yollardan ilerleyerek yolculuğumuza başladık. Allahtan bu sefer yol tutması olmadı arabanın ferah içi ve her yandan çevremi görüyor olmak iç bulantıma engel oldu anlaşılan. Ancak bu seferde her yanın ağaçlarla kaplı olması canımı sıktı. Şimdi nereye gidiyorduk ki? Devamlı dönen döndükçe yavaşlayan nadiren hızlanan araç en sonunda dik bir yoldan inişe geçtiğinde korkum arttı. Oturduğum yerden derin bir uçurum vardı. Seyrek ağaçlardan çok yüksekte olduğumuzu anlıyordum. O an otobüste olmayı diledim. Otobüs kocaman olduğundan buradan düşmezdi, diye iç geçirdim. Gözlerim daha fazla dayanamaz hale geldiğinde tam uyuyacakken araç durdu. Annem babam inince bizde indik valizleri babam iki eline alıp yürümeye başlayınca peşinden onu takip ettik. Araç uzaklaşırken dönüp yokuşu çıkışına baktım bu seferde orada öyle kalmaktan korktum. Dar bir yoldan az bir vakit yürüyünce karşımıza kocaman balkonlu, taştan örme bir ev çıktı. Önünde köpekler vardı üzerimize doğru geldiklerini görünce babamın gür sesiyle köpekler geri döndü.  O an kardeşim elimi sıkı sıkıya tutmuş ve iyice bana sokulmuştu. İkimizde korkmuştuk. Babamın sesini duyanlar tahta merdivenlerden inip bizi karşıladı. Baya bir insan bizi karşılamış, ağıtlar patlak vermişti. Orada olan herkes bizlere sarılıyor bir yandan hüngür ağlıyordu. O kocaman balkona geçip oturduk. Tahtadan bir balkondu ve ilk kez bu yolculuk sonunda bir şey hatırlıyordum. İlkokula başlamadan öncesine ait soluk bir anı canlandı. Bu tahtadan yapılma devasa balkonda dedem ve ben vardık anılarımda. Gözlerim onu aradı herkes vardı ki çoğu akrabaydı lakin zihnimde bir yeri yoktu hiçbirinin. Dedemin vardı bir tek. Herkesin ağlamasını çocuk aklımla yormaya başladım. O an içimde anlamsız olan bir kelime zihnimde sağlam bir yer etti. Herkesin ağlamasından ziyade babamı aradım orada bir kadına sarılmış o da ağlıyordu. O kadın da nenemdi. O an oturdu her şey çocuk aklımda. Dedem ölmüş bizde, bir akşam bu yüzden yola koyulmuştuk. Ayağa kalkıp dedemin devamlı oturduğunu sandığım yere gelip tam karşıma baktım. Sonsuz bir orman ve ormanın hemen bitiminde gölgeli dağlar vardı. 

Otobüsle yaptığımız yolculuğu da o dağların ardından geldiğimizi varsayarak bir müddet dağları, kocaman otobüsü, yolları yeniden geçtim hayalimde. Yalnız bir farkla, otobüsün direksiyonunda ben vardım.