ŞİİR&ÖYKÜ
16 Aralık 2024 Pazartesi
18 Mayıs 2023 Perşembe
19 Nisan 2023 Çarşamba
Doksan Dokuz
4 Şubat 2023 Cumartesi
BİR KAR MASALI
BİR
KAR MASALI
Düşüyor huzurla her zerre
Soğuğu kesiyor saflık
Kenetleniyor inceden bir beyazlık
Düşüyor huzurla her zerre
Yeni atandığım bu şehrin kışına alışamadım. Ama üçüncü
kışımda kar’a iyice alıştım. Soğuğa dayanamadığım anlar, yağmur veya rüzgârlı
yağmurların olduğu anlardı. Ayaza da kızgınım. Sabahları o ayazı yemek,
kemiklerimde başlayan acının etten gövdemde her zerreme uyguladığı işkence
demekti. Yalnız kar’a alıştım, kar’ı sevdim.
Şubat soğuğunda içimde bir garip his olur hep. Doğum günüm
şubat içinde olduğundan mıdır, nedir hiç sevmem kışı. Yaz, en çok da yaz
başıdır sevdiğim mevsim. Anam ah, garip anam! Onun da bir suçu yok ki. Karlı
bir gecenin sabahında açmışım gözlerimi dünyaya. Şubat soğuğunu bölen kar, o
gece her yeri bembeyaz kılmış. Tatlı bir sabaha annemle merhaba demişiz. O
yüzden kışları sevmeyip kar'a ayrı bir bağlılığım oluşması pek doğal benim
için.
Kaç gündür aralıksız yağan kar ocak ayının son günlerinde
şehri gri bir renkten aydınlığa bürümüştü. Betonarme yapıların pencere
saçakları, yaprakları dökülmüş akasyaların çıplak dalları, kaldırımlar,
kaldırımlara bitişik park halindeki araçların üzeri kısaca her yan bembeyazdı.
Akşamüzeri sıkıca giyinip çıktım evden. Caddelerde akan
trafik dışında kar'ın olduğu her yere adımlarımla izimi bıraktım. Sokak
lambaları yanıp da şehri turuncu beyaz karışımı bir renkle aydınlatınca içim
huzurla doldu. Akşam karanlığı bu haliyle çok güzeldi. Daha bu görüntünün
güzelliğine hayranlığım doyuma ulaşmadan ilahi güç içimdeki sevinci karşılıksız
bırakmamak için yeniden kar yağışını başlattı.
Üzerime usul usul düşen her zerre üzerimi kaplarken ben de
sokak lambalarının sarı solgun ışığında nazlı nazlı düşen kar tanelerinin
çekiciliğine kapıldım. Dedim ya soğuğu hiç sevmem ama bu kar yağışının hazzı
beni saatlerce dışarda tutabilirdi.
Uyuşmuş ellerim soğuktan kızarmış yüzüm ve kopacak gibi
duran burnum daha fazla kar zevkini çıkarmama mani oldu. Eve dönüş evden
çıkışımdaki heyecana zıt duygularla olunca islemeyerek eve girdim. Apartman
hayatının en güzel yanı kışları ısınma sorununu kökten hallediyor olmasıydı.
Kaloriferler hamarat kapıcının eseri olarak evi, dışarının tüm soğuğuna inat
sıcacık yapmıştı. Üzerimi değiştirip çalışma odası havasında döşediğim odaya
geçtim. Masa ve sandalye yoktu odamda. Bir bölümü kitaplık bir bölümü de
maketlerim için hazırda tuttuğum raflarla donattım iki duvarı. Koltuk ya da
kanepeye de yer yoktu bu odada. Şark köşesi tabiri ile son yıllarda moda olan
oturma minderleri ve içi hasır dolu yastıklarım vardı. Her defasında eklemeler
yaparak güzel bir çalışma odası havası verdim. Gerçi hala aklımda olanlar
sırada bekliyor odanın güzelleşmesi için. Okumalarımı yapmak ya da yazılarımı
karalamak için de kendime özel yaptırdığım geniş sehpa vardı. Şimdi sıcacık oda
da iki gündür okuduğum kitabı sehpanın üzerinden alıp uzun oturup okumaya
başladım. Dışardaki üşümüşlüğüm geçiyor, kitabın akışına iyice dalıyordum ki
kapım çaldı.
Hayra yormak istesem de benim bu şehirde tanıdığım kim var
ki bu saatte kapıma gelsin, kapıcıdır diyerek kapıya yollandım. Kim o, soruma
cevap alamadım, el alışkanlığıyla da kapıyı açmış oldum. Kapıda gördüğümü
tanıyamadım. Gözleri dışında her yeri kapalıydı. Kat kat giyinmiş ve üzeri
ıslaktı. Beresinde ve omuzlarında erimemiş karlar vardı. Duruşundan kadın
olduğu belli olan biri, ama kim. Buyurun, kime baktınız?
Gözleri gözlerimde öylece bekliyordu kapıda. Tanımam
gerektiğini ama şu gözlerden kim olduğunu nasıl çıkarabilirdim. Üşüdüğü belli.
Tepeden tırnağa süzdüm yeniden. Sorumu da tekrarladım. Konuşacaktır elbet.
Bakalım kimdir, necidir o zaman belli olur. Sesini duyunca durdu zaman. Hiç
beklemediğim, hiç ama hiç ummadığım kişinin karşımda duruyor olması imkansızdı.
Her şey bir masaldı o an. Yok artık, dediğim; asla dediğim bu an hayatta kaç
kez şahit olacağım bir durumdu ki…
Yanılıyor da olabilirdim ama kapıda hala duruyor olması
içeri davet bekliyor gibi durması, sesinin de tanındığının farkında olması
başıma gelenin gerçek olduğunu gösteriyordu. Kenara çekilip kapıdan içeri
girmesine müsaade ettim. Ardından kapıyı kapatıp eşikte öyle durdu. Gözleri
hala gözlerimde, sus pus üzerindekileri çıkarmaya başladı. Beresini çıkardı
önce. Saçları kısacık, çene hizasında. Böyle hiç görmedim onu. Hep uzundu, en
kısa hali omuzlarının hemen üzerinde olurdu en fazla. Rengi de değişmişti
saçlarının. Koyu kestane saçları sarıydı artık. Gözlerini iyice ortaya
çıkardığı belliydi bu tarzın. Paltosunu çıkarıp beresiyle uzattı bana. Alıp
kapı ardındaki portmantoya astım verdiklerini. Çok zayıflamış olduğunu da fark
ettim. Boğazlı kazağı ve kadife pantolonuna uyan kahverengi botlarının
bağcıklarını çözüp yeniden doğrulunca yüzüne daha dikkatle baktım. Oydu o
olmasına ama yüzü de zayıflamış. Kapıdan destek alıp botlarını çıkarıp
portmantoda yer alan ayakkabılarımın yanına bıraktı. Bundan sonra el mahkûm,
salona geçilecek kanepelere oturulacak, hoşbeşe başlanacaktı. Yalnız bunu
istemiyordum. Kovacak halim de yoktu. Dış kapının önünde ölene kadar
bekleyebilirdim. Belki üzerini giyinir çıkar giderdi. Gitsin de istiyordum. Ne
konuşacaktık. Ben, bugün kar kaplamış şehirde dolaşırken aldığım hazzı
anlatırdım. Kar yağışının başlamasına ne sevindiğimi de… üşürken bile hazzımın
devam ettiğini, soğuğa katlanmamın tek sebebi kar olduğundan bahsederdim. Öyle
mi? Öyle…
Ya o, o diyecek ki… adresi falan filandan buldum. Yok
kararsızdım ama inadımı kırıp geldim. Hatta orijinal bir durum eklemek için
şöyle de diyebilir. Adresi bulduğumda tesadüf sen de apartmandan çıktın, ben
önce konuşmak için yanına gelmek istedim ama seni izlemenin daha iyi olacağını
düşündüm. sen şehrin kaldırımlarında karlara basarak izler bırakırken ben de
ardından o izlere basarak geldim. Sokak lambaları yandığında başını kaldırıp
göğe baktığında uzaktan ben sana baktım. Kar yağışı başlayınca kollarını açıp
göğe baktığını da gördüm. Yüzünü göremesem de mutlu olduğunu hissettim. Sen ki
soğuğu hiç sevmeyen biriydin. Kar altında soğuktan şikâyeti olan birine hiç
benzemiyordun. Sonra yeniden eve dek seni takip ettim. Ardından girmek istedim
ama vazgeçip biraz daha dolandım. Cesaretimi toplamak istedim. Şehrine kadar
gelmek ayrı bir cesaret gerektiriyor da yüz yüze gelmek için o kadar da emin değildim
kendimden. Hem seninle iki yıldır – aslında üç yıl olacak bu martta-
görüşmediğimiz için ne konuşacaktım ki..
Üç yıl oldu evet, bunu bile hatırlamıyor kalkmış yanıma
gelmiş, diyeceğim ben. Peki, sonra neler diyecek? Ne desin ki… romanlarda
filmlerde nasıl oluyorsa oyle sürdürecek konuşmasını. Peki kalacak mı bu aksam
bende? Aman sakın istemem. Gidecek yeri
yok ama oteller vardır. Bu bozkır şehrinde baya da otel var, kalsın birinde.
Geceyi geçirsin. Dur, belki de otogara geri döner gece bir otobüs gelir. Hem
İzmir’e her saat mutlaka otobüs vardır. Vardır canım vardır, atlar gider. Ne
duruyor peki hala konuşmadan kapıda. Hala salona geçmemizi mi bekliyor. Hem
neden sadece bakışıyoruz ki konuşsa ya. Konuş allah aşkına konuş. Yok
bekledikçe bekleyecek o da. Ne yapmalıyım. Nasıl bir kaos bu. Ne anlamı var
şimdi akşamın bu saatinde, her yanın karla kaplandığı, soğuk bir şehirde üç yıl
önce maziye gömülen bir ilişkinin peşinde. Benim peşimde. Ben kimim bir de. Üç
yıl önce ben değilim ki. Sırf ondan kaçmak için atamalarımda Anadolu’nun küçük
şehrilerini yazmış, tatillerde bile burada kalıp ailemi yazın serinliği için
yanıma getirtmiş. Kısa dönem askerliğim biter bitmez de kalıcı olmak için bu
daireyi babamın da desteğiyle borç harç almıştım. Artık İzmir ve deniz –
şimdiden baya bir vakit sonrası için- bana uzaktı. Dönmek ne demek geriye. Geçmişi
eşelemek, yeniden küllerinden bri şeyler devşirmeye çalışmak bu sevdadan ne
demek? Of, of konuşsana be insan. Neden susarsın?
Omzuma sürtünerek geçip içeri salona daldı. Kapıda
kalakaldım bir vakit. Botlarıma ve montuma bakıyordum. Botlarımı giydim, montu
elime alıp çıktım evden. O kalsın tek başına, belki ben döndüğümde gitmiş de
olabilir. O zaman her şey istediğim gibi devam eder. Apartmandan çıktığımda
hala kar yağıyor tek tük geçen araçların dışında kara teslim olmuş koca cadde
beni bekliyordu. Karda yürümek, yürüyebildiğim kadar yürümek istiyordum. Saclarımın üzeri karla kaplandığını
hissediyordum, hiç bozmak istemedim. Üşümeye başladım, ama cadde üzerindeki
sessizlik ne güzel. Biraz daha yürüdükten sonra camları buğulanmış bir
kahvehaneye denk gelince, daldım biraz ısınmak için içeriye. Yoğun bir sigara
dumanı ve kokusuyla biraz sarsılsam da boş bir masaya kuruldum. Ben demeden çay
bırakıldı masama. Saçlarım ıslak ellerim titrek içim tam tersi yangınlarla
kaplıydı. Çayı içtim. El hareketimle ikincisi geldi, üçüncüsünü de hızlıca
içtim. Duvardaki saati görünce buranın da birazdan kapanacağını tahmin ettim
geceye başlamıştık artık. Kalkanların da sayısı artınca bir çay daha içip ben
kalktım. Dışarda kay yağışı durmuş şehrin her yanı bembeyaz olmuştu. Sokak
lambalarının ışığı altında şehir gündüz gibiydi. Göğe baktım koyu gri, önüm
bembeyaz. Şehir en güzel süsüyle uzanıyor bozkırda. Bozkıra kurulan şehirlerin
en güzel süsü kar ve onun sebep olduğu bembeyaz saflık. Gecenin içinde evlerin
ışıkları sönerken apartmanımın önündeydim. Salon ışığı yanıyor hala. Demek
gitmedi evde bekliyor beni anlaşılan. Ya da bir umut, gitti ama ışıkları açık
unuttu. Dışarda kar’ın güzelliği ve şehrin sessizliğine üşüdüğümden daha fazla
katlanamazdım. Yukarı çıkmalı güzelce onu yollamalı, bu anın da hiç
yaşanmadığını varsayıp kendimi yeni hayatıma kaldığım yerden devam etmeliydim.
Gitmezse… gitmesin sabah gider. Ya kalırsa, aklım aklım kendine gel, ne demek
gitmezse. Benden yüz mü bulacak sanki elbet gidecek. Gidecek olan gelir miydi?
Bu karda kışta kapında biter miydi? Seninle hesabı bitmemiş ki şu an evinde
seni bekliyor. Belki de gitmiştir. Emin misin? Bilmem neden olmasın.
Kapıyı açtığımda holün ışığı açık bıraktığım gibi, hemen
portmantoya baktım. Ah, ah gitmemiş işte. Botları, paltosu, atkısı, beresi,
eldivenleri hepsi ıslak duruyor. Of of, ne işin var burada kadın ne işin var?
Montumu astım, botlarımı botlarının yanına bırakıp asık suratla salona girdim.
Kanepeye kıvrılıp uyur buldum. Ne bekliyordum? Kızacakken yorgun ve üşümüş
olabileceğine yordum bu durumu. Ses çıkarmadan diğer kanepe altında bulunan
battaniyeyi çıkarıp üzerini örttüm. Gece üşür diye içerden pamuk yorgan alıp
onu da üzerine örttüm. Işığı kapatıp salondan çıkmadan önce başında bekledim.
Gerçekten uyuyordu, hem de günlerce uykusuz kalmış gibi derin bir uykuyla.
Çalışma odama geçip bu andan uzaklaşmak için yarım kalan
kitabımı okumaya başladım. İlk sayfada okumayacağımı anladım. O içerdeyken… Ne
işi var burada? Nasıl oldu bu? Kimden buldu adresimi? Kim biliyor tabi ki ailem
ve birçok arkadaşım. Ama tam olarak bilen kim ailem. Annem! Ah garip annem ah!
Kesin sen verdin değil mi adresi? Kapıya gelince kıramadın, severdin de hep
onu. Ağladı sızladı büyük ihtimalle, yufka yürekli anam da kıyamadı sana; sen
kaptığın gibi adresi geldin öyle mi? Ama ben annem miyim? Annem gibiyim ki
dayanamadım üstünü örttükten sonra pamuk yorganı da getirip örttüm. Annem
gibiyim ki kızdım, çıktım evden; kar altında geceye dek yürüdüm. Ruhum
dinginleşti ki şimdi sen içerde uyurken ben, buna katlanabiliyorum. Sabah
olunca her şeyi – ki konuşulacak ne var- konuşuruz. Hem şen bu denli güzel kar
yağışı gördün mü? Şu kar’ın güzelliğine bakar mısın, kara kış ortasında şehri
ne de güzel süslemiş? İzmir de kar görmek için neler vermezdik? Bari
üniversiteyi böyle kar yağışı olan kışı bembeyaz olan bir şehirde okusaydık,
diye hayıflanmadık mı? Ama ikimiz de soğuğu sevmiyoruz diye bu hayalden hep
vazgeçerdik. Şimdi sen karla kaplı bu şehirde nasıl da uyuyorsun? İçinde ne
buzlar vardı, demek eridi şimdi karla buzla kaplı bir şehirde uyuyorsun. Ne
garip bir gün? İzahı olmayan bir gün. Hayra yoracak gücüm yok lakin hayır
olsun. Sabahı beklemekten başka çare yok.
Odama geçtim. Gündüzden açık kalan perdeleri çekmek için
pencereye yanaşınca dışarıda kar’ın yeniden yağmaya başladığını gördüm.
Perdeleri çekmekten vazgeçtim. Işığı kapatıp pencereme düşen kar tanelerini
izleyerek uykuya dalmayı istedim. İçimde kocaman bir boşluk olsa da şu kar
taneleri nasıl da beni mest ediyor.
Huzuru tane tane ruhuma işliyor, sanki her birinde en güzel şiirlerin
dizeleri, şarkıların nameleri var. Bir masalsı geceyi bana yaşatmak için
çırpınıyorlar. İyi geceler, diyen her zerreye saygılarımı sunuyorum; daha fazla
naz etmeden bu anın en güzel anında uykuya dalıyorum.
31 Ocak 2023 Salı
Bavul Dolusu Gülüşler
Bavul Dolusu Gülüşler
I
Gülüşü güzel kadın
Kopar beni bu hayattan
Aklıma dolan yalandan
Ayağıma dolanan yıllardan
Ört üstünü ayrılıkların
Savur tüm kötülükleri
Gülüşü güzel kadın
Söyle en güzel türküleri
II
Korkma kimse duymaz ağıtlarımızı
Sevmek diye bir günah yok
Bulmak istiyorsan yarınlarımızı
Topla bavulunu doldur içine
Naftalin kokulu anılarımızı
Karış usulca şehrin rengine
Gülüşü güzel kadın
Söyle en güzel şarkımızı
III
İki yakaya kurulmuş bir şehirde
Aç bavulunu, çıkar şimdi hatıraları
Yeniden ser göğe gülüşlerini
İki aşık kule kuşansın aşkın renklerini
İki yakası bir araya gelmez bu şehrin
İlikle düğmelerini geç kalmadan
Ey gülüşü güzel kadın
Musa gibi süzül ortasından
30 Ocak 2023 Pazartesi
Cansız Hatıralar Geçidi
29 Ocak 2023 Pazar
Bir Otobüs Masalı
Apar topar hazırlanıp kapıda bekleyen bir araçla akşamın bir
vakti daracık bir araç içerisinde kardeşlerim ve valizler arasında yolculuğa
başlamıştık. Annemin hele de babamın yüzünü hiç göremiyordum. karanlıkta da bir
şey seçememenin sıkıntısıyla midem bulanmıştı. Yol tutuyor, dedikleri şeyin
başıma bilinçli olarak ilk kez geldiği o anı hiç unutmuyorum. Yine akşamın
karanlığında bir yerde indik. Birkaç otobüsün durduğu ve bana göre kalabalık
olan bir yerde valizlerle kardeşlerimle otobüslerden birine yaklaşıp bindik.
Babam ve ben hemen şoförün arkasında, bizim de arkamızda annem ve iki kardeşim
oturmuş beklerken otobüsün direksiyon simidi dikkatimi çekmişti. Devasa bir
çemberi andıran bu nesneyle oynama isteği oluşmuştu içimde. Ben, şoför mahalline
dikkatimi vermiş göstergelerin, ki o zaman hepsine ayrı ayrı saat gözüyle
baktığımı hatırlıyorum, irili ufaklı hallerine de kendimi kaptırmış halde
bakıyordum. Nice oyunlar kurdum o an, koca otobüsü sürdüm bilmediğim diyarlara.
Okuldan eve, evden okula kadar da sürdüm.
Sonradan kocaman göbekli, bıyıklı bir adam ağır ağır çıktığı
merdivenlerden tahtına kurulan krallar gibi usulca oturdu direksiyon simidinin
başına. Gürleyerek çalışan otobüsün iç ışıkları yanıp da göstergelerin de ışıl
ışıl olmasına bayılmıştım. Şoförün hemen ardında otururken sürülecek bu
otobüsün homurtuyla hareket etmesine de ayrıca hayran kalmıştım. Otobüsün içi,
göstergeler ışıl ışıl ben bir rüya oyun gerçekliğinde, çıkacağımız bu
yolculuğun heyecanı içindeydim.
Önceki yolculukların hiçbirini hatırlamıyorum. O an için ise
bu denli hafızamda canlı olan bu ilk yolculuk anısı belki de ilkokul yıllarımın
başına denk geldiği için olabilirdi. Okuma yazmam olduğundan anlamını bileyim
ya da bilmeyeyim her şeyi okuduğumdan hafıza kaydım o zamanlar bilinçli olarak
başlamıştı. Küçük dolmuşlar, arabalar yanında içinde bulunduğum bu otobüs, ayrı
bir çekiciliğe sahipti. Memuriyete bağlı bir çekirdek aile olan bizler nice
sonraları babamın görev yerinin değişmesi nedeniyle taşınmaların ardından
bayramlarda ya da yarı yıl tatillerde memlekete ziyarete gidişlerimizde hatıralarımın
en önemli nesnesi olacaktı otobüsler. Kaderimde ve de herkesin kaderinde
otobüsler hep vardı, şimdilerde uzağım ama hala birilerinin gidiş-dönüş
hikayelerinin hala vazgeçilmezi otobüslerdir. Üniversite yılları, ardından
memuriyet mirası babadan bana kalınca İstanbul ve Ankara’ya gidiş-dönüşlerimde
otobüsler hep ilk anımsadığım an gibi dahil oldu yolculuğuma.
O ilk anda olduğu gibi hep en önden bilet almayı hedefler
nadiren gerilere düşsem de amacımda genelde başarılı olmuşumdur. O ilk anın akşamında
otobüs hareket ettikten bir süre sonra ayağa kalkıp geriye doğru baktığımda tüm
koltukların dolu olduğunu, herkesin bir anda bana baktığını sanıp korkuyla
yerime oturduğumu hatırlıyorum. Babam hiç konuşmuyordu, annem ve kardeşlerimi
merak ediyordum. Koltuk arasından kardeşlerime baktığımda birinin koltukta
kıvrılıp uyduğunu, diğerininse annemin kucağında uyuduğunu gördüm. Cam
tarafından anneme baktım ama başı otobüs penceresine dönük yüzük asık dışarıya
baktığını gördüm. Ben da pencereye döndüğümde ilk başta bir şeyler
seçememiştim. Zifiri karanlık. Önüme dönüp de yola bakmaya koyuldum. Yolda da otobüs
farlarından aydınlanan karanlığın içinde ilerliyor olmamızdan başka bir şey
yoktu görecek.
Otobüs içinde konuşanların sesleri birer ikişer kesiliyordu.
Ağır bir sigara dumanı yavaş yavaş içimi kaldırıyordu. Şoförle babam sigara
içmede adeta yarışıyor gibiydi. Tek fark şoför içerken solundaki camı hafif
aralık bıraktığından oradan otobüs içine dolan serin havayla kendime
gelebiliyordum. Babam veya arka koltuklardan birilerinin sigara içmesiyle duman
otobüsün içini tamamen kaplıyor işte o zaman benim “yol tutması” denen
rahatsızlığım ikinci kez başlamış oluyordu. Annem, hissetmiş olacak ki öne
tarafa, koltuk arasından bir poşet uzatıverdi. Babam hızlı bir hareketle onu
alıp ağzıma doğru getirmesiyle içimdeki rahatlama hissi anlık olarak
gerçekleşse de bu seferde bir utanma duygusuna yenik düştüm. Sanki herkes beni
görmüş, bana bakıp “istifra eden bu çocuk” diyor ve parmak sallıyordu. Bu utanç
bir süre sonra tiksintiye neden olmaya başladı ki imdadıma tuvalet molası
yetişti. Gecenin bir yarısı durduğumuz bu yerde herkes çay içiyor yanında da
sigaralarını eksik etmiyordu. Ailecek tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra
annem elimi yüzümü yıkamış hala içimin bulanıp bulanmadığını sormuştu.
Bulanıyordu elbet, ama o an bunu itiraf edemezdim. Kadın işte, anlamış olacak
ki elime bir poşet daha tutuşturup olur ya otobüste ikinci bir istifra
vakasında tek başıma kendi işimi nasıl halledeceğimi kısaca göstererek otobüse
bindirdi beni. En küçük kardeşimi kucağında tutan babam bebeği anneme verir
vermez yeniden aşağı inip bir sigara daha yakıp yüzü asık otobüse bindi. Yeniden
hareket eden otobüste uykuya dalmışım ki sabahın ilk ışıkları yüzüme vururken uyandım.
Babam hala uyanık ve ileriye doğru bakmakta, annem ve kardeşlerim ise uymaktaydı.
Otobüste de uyananlar artmış olacak ki konuşmaların tonları artmaya başlamıştı.
Çok sürmedi ufak tefek evler görünmeye başladı. Geniş tarlalar sonsuz gibi geldi
bana. Yavaş yavaş insanlara da denk geliyordum. Her biri bir tarlanın kenarında
ya da birden fazlası bir tarlanın içinde sabahın erken saatinde ne yapıyordu ki
diye düşündüm. Evlerin sayıları artıkça bir köyden ya da kasabadan geçiyorduk
ve yol kenarlarında okuyabildiğim kadarıyla köylerin adlarını aklımda tutmaya çalışıyordum.
En çok da “Adana” tabelasına denk gelmiştim. Bir nehir üzerinden geçtik gördüğüm
en büyük nehirdi. Korktum da ya otobüs geçerken köprü yıkılırsa diye. Ve evler
sıklaştı, görüş alanım içinde her taraf evlerle doluydu. Babam ve şoför yine
sigara içmekte yarışıyordu. Arkadan yolcuların uğultuları da artmış, herkes çoktan
uyanmıştı. Gençten biri bizden başlayarak herkese kolonya tuttuğunda şaşırmıştım.
Belki uyandıkları için yolculara iyi gelen kolonya kokusu benim midemi bulandırmış
gece boyu elimde tuttuğum poşeti kullanmama neden olmuştu.
Evlerin iyice sıklaştığı gibi arabaların, kamyonların, otobüslerin
de sıklaştığını görüyor, bunca aracın varlığına hayretler içinde kalarak
bakıyordum. Bir de oyun türetmiştim hemen, kamyonlarla otobüsleri sayıyordum. Şehir
denen gerçekliği ilk o an fark ettim. Bölünmüş yollarda karınca gibi ilerleyen
irili ufaklı tüm araçlar zihnimi bulandırmıştı. Kaybolma korkusu içime
yerleşmiş inince anne ve babamdan bir an olsun uzaklaşmamaya karar vermiştim. Annem
oturduğumuz yerde evden fazla uzaklaşmamız için verdiği o “seni alır götürürler”
tehdidi burada gerçekten olacak gibiydi. Ağır bir ilerleyişle sayamadığım kadar
otobüsün olduğu bir yere gelip durdu otobüsümüz. Dizlerimde derman yoktu. Babam
annemin kucağından kardeşimi alır almaz otobüsten bir solukta indik. Annemin elini
sıkı sıkı tutuyordum. Bir küçüğüm benden de beterdi, sersemlemiş, yol
yorgunluğu her halinden belli oluyordu. İçten bir hareketle annemin elini
bırakıp kardeşimin elinden tuttum. Annem ve babam iki valizimizi alıp yürürken
peşlerinden minik ve hızlı adımlarla onu takip ettik. Otobüslerden uzaklaşınca
bir taksiye valizleri koyup hareket ettik. Babam önde kardeşlerim ve annem arkada
ilerlerken gözlerimi gördüklerimden alamıyordum. Binlerce tabela, büyük evler, yayan
insanlar… her şey o kadar karışıktı ki…
Bir bina önünde durup arabadan indik, iki katlı evin demir kapısı üzerindeki bir düğmeye bastı babam. Yukarıdan bir kadın sesiyle irkildim. Ardından başka sesler de karıştı kadının sesine. Sağ üstümde bir pencere daha açıldı yaşlı bir kadının bize seslendiğini gördüm. Anladım ki hepsi akraba, otobüs yolculuğunun sırrı buydu demek. Binanın küçük bir bahçesi vardı, içinde bir asma binanın damına kadar uzanıyordu. Böyle bir asmayı da ilk kez görmek yolculuğum adına ayrı bir unutulmaz andı. Demir kapıyı babamdan az kısa, güleç yüzlü bir kadın açtı. Babam ve annem ellerini öptüler kadının, ardından bana ve kardeşime de öptürdüler. Ardından az önceki yaşlı kadın geldi annem ileri atılarak kadının ellerinden öpüp ağlayarak sarıldı kadına. Kadıncağız gülüyor olması dikkatimi çekti. Babam, arkasından ben ve kardeşim de elini öptük. Bizleri kınalı elleriyle severek ardı ardına eğilip öpüyordu yaşlı kadın. O an o da bir ağıt tutturdu. Kardeşimle bana ne kadar büyümüşler diyerek sarılıp sarılıp ağladı. Bu ağıtlar beni korkuttu az daha ben de ağlayacakken babamın asık yüzünden çekinip yutkunarak vazgeçtim. En küçük kardeşimi kapıyı açan kadın kucaklayıp yukarı doğru çıkınca hepimiz onu takip ettik. İki kat merdiven tırmanmak otobüs yolculuğunun üstüne ayrı bir macera oldu benim için. Eve girer girmez saılmalar, opüşmeler, ağlamalar devam etti. İlk kez gördüğüm kadınlar babamla konuşuyor devamlı arada geçen “ başın sağ olsun” sözüne karşın babamın asık yüzle cevap verişini izliyordum. Bir ara yaşlı kadının torunum gel buraya, diyerek beni çağırmasından kadının nenem olduğuna, diğerinin de konuşmalar sonunda dayımın eşi olduğunu söylemesiyle akraba evinde olduğuma karar verdim. Babam kalkıp bizden ayrılınca yengem kahvaltılık hazırlayıp açlığımızı giderdi. Daha sofradan yeni kalkmıştık ki kapı zili çaldı. Bu da bir ilkti benim için. Yengem bizi karşıladığı pencereden aşağıya bakıp babamın geldiğini söyleyince yeniden aşağı indik. Uzun mavi bir araba kapıda duruyordu. Böylesini de ilk kez görüyordum. Yine arkaya annem ve kardeşlerimle ben oturduk öne de babam kuruldu. Araç şehrin içinden geçerken ben etrafa hayran hayran bakmaya devam ettim. Bir süre sonra şehir bitti ve kıvrılarak tırmandığımız her yanımızın ağaçlarla kaplı olan yollardan ilerleyerek yolculuğumuza başladık. Allahtan bu sefer yol tutması olmadı arabanın ferah içi ve her yandan çevremi görüyor olmak iç bulantıma engel oldu anlaşılan. Ancak bu seferde her yanın ağaçlarla kaplı olması canımı sıktı. Şimdi nereye gidiyorduk ki? Devamlı dönen döndükçe yavaşlayan nadiren hızlanan araç en sonunda dik bir yoldan inişe geçtiğinde korkum arttı. Oturduğum yerden derin bir uçurum vardı. Seyrek ağaçlardan çok yüksekte olduğumuzu anlıyordum. O an otobüste olmayı diledim. Otobüs kocaman olduğundan buradan düşmezdi, diye iç geçirdim. Gözlerim daha fazla dayanamaz hale geldiğinde tam uyuyacakken araç durdu. Annem babam inince bizde indik valizleri babam iki eline alıp yürümeye başlayınca peşinden onu takip ettik. Araç uzaklaşırken dönüp yokuşu çıkışına baktım bu seferde orada öyle kalmaktan korktum. Dar bir yoldan az bir vakit yürüyünce karşımıza kocaman balkonlu, taştan örme bir ev çıktı. Önünde köpekler vardı üzerimize doğru geldiklerini görünce babamın gür sesiyle köpekler geri döndü. O an kardeşim elimi sıkı sıkıya tutmuş ve iyice bana sokulmuştu. İkimizde korkmuştuk. Babamın sesini duyanlar tahta merdivenlerden inip bizi karşıladı. Baya bir insan bizi karşılamış, ağıtlar patlak vermişti. Orada olan herkes bizlere sarılıyor bir yandan hüngür ağlıyordu. O kocaman balkona geçip oturduk. Tahtadan bir balkondu ve ilk kez bu yolculuk sonunda bir şey hatırlıyordum. İlkokula başlamadan öncesine ait soluk bir anı canlandı. Bu tahtadan yapılma devasa balkonda dedem ve ben vardık anılarımda. Gözlerim onu aradı herkes vardı ki çoğu akrabaydı lakin zihnimde bir yeri yoktu hiçbirinin. Dedemin vardı bir tek. Herkesin ağlamasını çocuk aklımla yormaya başladım. O an içimde anlamsız olan bir kelime zihnimde sağlam bir yer etti. Herkesin ağlamasından ziyade babamı aradım orada bir kadına sarılmış o da ağlıyordu. O kadın da nenemdi. O an oturdu her şey çocuk aklımda. Dedem ölmüş bizde, bir akşam bu yüzden yola koyulmuştuk. Ayağa kalkıp dedemin devamlı oturduğunu sandığım yere gelip tam karşıma baktım. Sonsuz bir orman ve ormanın hemen bitiminde gölgeli dağlar vardı.
Otobüsle yaptığımız yolculuğu
da o dağların ardından geldiğimizi varsayarak bir müddet dağları, kocaman otobüsü,
yolları yeniden geçtim hayalimde. Yalnız bir farkla, otobüsün direksiyonunda ben vardım.




