Yatağında doğrulduğunda sabah güneşi çoktan yüzünü göstermiş, ortalığı aydınlatmış ancak sabah serinliğine henüz kıyamamış, yaz iyiliğini yapmıştı.
Köy evine ek olarak yapılan, kocaman tahtın en ucuna dek hızla gitti. Baba köyüne geldiği ilk günden beri sayıyordu keçileri, oğlakları ve tekeleri… Tekeleri iyice tanımış hatta kendi de dedesinin ifadesiyle " Koca bir teke"ydi. Siyah kıl keçilerini güden amcasıyla göz göze geldiğinde " Kalktın mı tekem, yat daha." uyarısına omuz silkip keçileri saymaya devam etti. Tahttan seyrettiği keçiler; yolunu bildiği, tadını sevdiği otlaklara doğru akarken en arkada amcası, iki alacalı tüylü köpek de sürünün peşlerindeydi. Bir süre sonra bayır aşağı iyice gözden kayboluncaya dek onları izledi.
Sabahın en erken vakti, her yer sessiz. Keçiler gözden kaybolsa da boyunlarındaki çanların garip ama kulağa hoş gelen sesleri bir süre daha gelmeye devam etti. En sonunda onlar da işitilmez olunca dün saydığı altmış dört keçi bugün saydığıyla da eşitti; annesine bunu söylemek hevesiyle onların yattığı odanın kapısını açtığında önce aklında tuttuğu sayıyı unuttu, ardından bulunduğu yerin yabancısı olduğu korkusu içine düştü. Annesi ve kardeşi odada yoktu. Yatak çoktan toplanmış, yer de kırmızı tonun hâkim olduğu kilimden başka bir şey yoktu.
İlk korku... Dedesi, nenesi, halası, amcası olsa da evde annesi yoksa o yer yabancı bir yerdi. Yedi yaşının en korkulu ormanında ıssızlığın tam ortasıydı bu ev. Mehmet ilk kez evet, ilk kez annesizdi. Küçük kalbi öyle çarpıyordu ki ağlamak günlerce ağlamak bu çarpıntıyı asla bastıramazdı. Minik ruhu yoğun ve tarizsiz bir acıyla sarsıldı. Tahta doğru içi kahırlı, gözleri buğulu adımlarken annesinin kardeşini tuvalete götürdüğü ihtimali ile avundu. Hemen tahtın uç tarafına yönelip dışarıda olan tuvaleti kontrol etmeye, içini rahatlatacak görüntüye kavuşmayı umdu.
Hem kendisini de annesi ev dışındaki bu tuvalete kaç kez götürmemiş miydi? Hatta akşamları, annesi yanında olduğu halde elinde ibrikle, korka korka gitmemiş miydi tuvalete? Ev içindeki alıştığı tuvalet, köy yerindeki her evde olduğu gibi dışarıda olması çok korkunç değil miydi? Bir de merdivenlerden, tuvalet için akşamları her inişinde alaca tüylü iki köpek yanlarında bitmiyor muydu; bu da korkutucu değil miydi, öyleydi.
Ama her seferinde annesi en büyük cesareti, en büyük sığınağı olduğundan bunları anlık yaşardı. Şimdi tahtın en ucuna gelmiş aşağıya, tuvalet yönüne bakarken umduğu görüntüyle karşılaşamayınca o korkular, ruhunu yeniden sardı. Ocağın bulunduğu yan odaya baktı yok..Arkada ambarların olduğu odalar, orada da kimse yok. Evin arka girişine gidip zorlanarak açtığı kapıdan etrafı taramış orada da yoktu hem annesi hem kardeşi.
Vakit bu vakitti artık. İçinde kabaran yalnızlığın, yabancılığın coşturduğu gözyaşları sel olup akmaya başladı. Yarı kısık, yarı sesli ağıt duracak gibi değildi. İçin için ağlama hali, derin derin nefes alarak ağlamaya döndü. Yaslandığı duvarda- ayakta- tutturduğu ağıt dedesinin yanına gelmesiyle daha da hızlandı.
Dedesinin neler söylediği umurunda değildi. Arada tanıdık kelimeler duysa da ağıtı dinmek yerine bu kelimeleri duyunca daha da artıyordu.
Anlamıyordu, duyduklarını bağlayamıyordu ama tekrarlanan sözler acısını sadece dağlıyor hüznünü kat kat artırıyordu.
"Annen kardeşini doktora götürdü, sen uyurken amcan ata bindirip onları yola çıkardı; merak etme gelecekler." Neydi bu sözün anlamı, nasıl olur da kendini yanlarına ve nasıl olurdu şimdi burada annesiz kalmak.
Dede, nene, hala, amca; anne eder miydi?
" Anne " ağıtlarının arasına yürekten gelen nidalarla sıkıştırdığı dünyanın tek huzur veren sözüydü. Dede sinirli ve bir o kadar aksiydi diğer torunlarına göstermediği müsamahayı hep uzakta- memuriyet hayatını köye tercih eden oğlunun evladı olduğundan -sadece Mehmet’e göstermişti ki bu da ilk ve sondu. Ömrü vefa etse daha nice torunlar görecekti ya… Mehmet hep ilk ve tek şanslı torun olarak büyüyecekti. Köyün alt yakasında oturan diğer halasının çocukları göz önünde olduğundan dede kucağına kısmetleri yetmemişti. Ve kısmetsizlik şimdi Mehmet'in de nasibi oldu. Koca yörük, Aydınlı İsmail'in sabrı taştı. Mehmet’i yattığı yere bırakıp ağıtlarını bastırmaktan, çocuğun acı dolu yüreğine merhem olmaktan vazgeçti. Tahta gidip sırtını toruna dönüp sağ yanına uzandı. Mesafelerce uzakta sıralanan Torosları seyre daldı. Dumanını tüttürdüğü sarma sigarasını arka arkaya yakıp kendi haline bıraktı, ağıtları ile evi inleten Mehmet'i.
Yüzükoyun yattığı yerde ağıtların yorduğu Mehmet uykuya daldı. Zaman, güzel şeydi durduğu yerde durmuyor akıp gidiyordu. Büyük küçük herkesin iyi ve güzel, kötü ve dertli günlerini azaltıp insanlığa nimet sayılacak yardımı yapıyordu. Doğanı büyütüyor, öleni unutturuyor; gideni özletse de bir gün bekleyenlere kavuşturuyor; yazı getirip kışa, kışı bahara, baharı yaza devrediyordu. Oğlakları, kuzuları besliyor; tarlaları, bağları, bahçeleri bereketle yoğuruyordu. Şimdi de Mehmet'in ağıtlarını azaltıyor, acılarını kısıyordu. Hatta bir de Mehmet’i uykusunda anasına kavuşturmuş- gurbetteki evlerinde- sofra başında sonsuz bir huzura bırakıyordu. Ağlamaktan yorulan Mehmet nicedir uyudu. Nicedir uyanıp hafif ağıtlarla yeniden, yemenden içmeden uykuya daldırdı ve üstünü şefkatle örttü zaman. Vefalı zaman, güneşin sarı saçlarını kızıla boyarken uyandırdı Mehmet'i.
Akşama doğru uyandığında dedesi hala tahtın kendine tesis edilmiş yerinde sırtı Mehmet’e dönük oturuyordu. Yanında biri vardı; oda sigara içiyor, bir elinde çay bardağı dedesine bir şeyler anlatıyordu. Lakin annesizlik ve yabancılık hissine şimdi dedesinin konuştuğu adamın sureti kâbus gibi çöktü. Bu korku sabahtan beri içindeki yalnızlık ve yabancılık duygusundan çok öte adeta karabasandı. Mehmet, adamın yüzüne baktığında; burun ve kulaklarının normal olmaması, başının neredeyse kel ve kırmızı olması hayali canavarların tarifini şeklen canlandırıyordu.
Korku, yeniden tüm bedenini ve ruhunu kapladı. Yataktan bağıra bağıra fırlayıp tahtın tahta merdivenlerini bir çırpıda inmesine ve can havliyle koşmasına neden oldu. Keçilerin gittiği bayırdan aşağı koşmaya başladı, bayır bitip de taş duvarlara gelince bildiği tek yöne koşmaya devam etti. Yolun sonu halasıydı. Şu an sığınacağı tek yerdi burası. Dedesinin yanındaki canavar peşinden gelmesin yeterdi. Ki içinden kaç kez durup geriye bakmak geçtiyse de korkusu onu daha da hızlı koşmasını salık veriyordu. İşte, orada; halasının evi… Seslere şaşıran halası ve hala çocukları şaşkınlıkla karşıladı Mehmet’i. Halasının arkasına saklanıp kopardığı kocaman ağıtlarla geldiği yöne baktı, şükür ki gelen giden yoktu. O ağıtlar arasında halasının da sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Güleç yüzlü, babasını andıran kadın elleriyle Mehmet'in yüzünü siliyor, yanaklarını öpüyor, ara ara sarılıp kucağına oturtuyordu. İçli içli ağlayan Mehmet’e bunlar kâr etmiyordu. Mehmet’i susturan tek şey hala çocuklarının kendine, kendisinin az önce gördüğü ucube yaratığa baktığı gibi bakmalarıydı. Onları görünce utanıp sakinleşti. Sonra en kötüsü oldu ve daha da utandırdı Mehmet'i. Mehmet'in altı ıslaktı. Ne zaman altına kaçırdığının ne önemi vardı? Şimdi halası da bunu fark etmiş Mehmet'in utancını ikiye katlamıştı. Çocuklarını yanından uzaklaştıran hala, hemen Mehmet’i soymuş üstünü değiştirmeye başlamıştı ki Mehmet'in utancını da bir daha katlamıştı. Halasının arka arkaya sorduğu sorulara cevap veremiyor, derin derin nefes alış verişinde bulunurken o ucube yaratığı nasıl tarif edeceğini bilmediğinden sadece susuyordu.
Halasının hazırladığı yemeği yerken kendisine yapılan teskinler sonunda kâr etti. Açlığı bitmiş, nefes alış verişi düzelmişti. Mehmet gördüğü ucube yaratığı kötü bir rüyanın etkisindeymiş gibi tarif etti. Sonra korkudan kaçıp koşarak buraya geldiğini o anki korkuyu yeniden yaşarcasına anlattı. Kendisindeki korkuyu tetikleyen, ucube yaratık dediği kişinin tarifini verirken halasının ve hala çocuklarının gülmesine ise anlam veremiyordu. Koca bir canavar ve dedesi nasıl sohbet ederdi? Hem gözlerini kendine çevirdiğinde insan yüzüne benzemeyen kişi nasıl, dedesinin dostu olurdu? Hatta bu adam nasıl dünya tatlısı hoş dilli biri olabilirdi? Sonunda halasının rahat tavırları, canavarın aslında evinde çıkan yangında yüzünün yanmış olduğu anlatılınca Mehmet'in de içi huzura erdi. Çocuk vicdanı o canavarı affetmiş ona üzülmesini de sağlamıştı. Ama bu huzur annesizliğin ve yabancılığın yeniden kaldığı yerden canlanmasına mani olamadı. İçi yine kabardı.
Ömründe ilk kez köy görmüş; hala, amca dede, nene tanımış; evindeki tuvaletinden ev dışında korkularak gidilen tuvalete tanık olmuştu. Sokak kedisi ve köpekleri dışında farklı hayvanları ilk kez görmüş yedi yaşında bir çocuğun ne büyük talihsizliğiydi: annesizlik ve yabancılık.
Halası yüzü yanan, dedesinin has dostuna dair hâlâ bir şeyler anlatırken amcasının sesini duydu. Yanına gelen ve kendini kucağına alan amcası, saçlarını okşayıp yanaklarından öpüyor bir de o teskin ediyordu Mehmet'i. Dedesi, amcasına torununun koşarak kaçtığını söylemişti. Allah'tan köylü kadının biri, ağlayarak koşan yabancı çocuğu tanımış, nereye gittiğini Aydınlı İsmail’e iletmiş; amcası da keçileri eve getirir getirmez onu almaya gelmişti.
Mehmet’in gücü yetse dede evine asla gitmezdi. Yüzü yanmış adam orada olsun veya olmasın kararını hiçbir şey değiştirmezdi. Amcasının ve halasının sevecen sözleri ikna etmedi onu gitmeye. Sadece annesi geldiğinde evde onu karşılamak, ona sonsuza dek sarılmak için gitmeye ikna oldu.
Dışarı çıktıklarında kızıl tüylü kocaman bir at vardı evin önündeki dut ağacının altında. Amcasının üzerinde heybetle durduğu ve annesini, kardeşini alıp götüren attı bu. Amcası Mehmet’i kucaklayıp ata bindirdi. Mehmet'in elleriyle semeri sıkı sıkıya tutmasını tembihledi. Amcası atın yularından çekerek usul usul dede evine doğru yol aldılar. Ömrünün unutulmazlarına ilk notu düştü Mehmet o gün. Ata ilk kez tek başına binmişti. Atın aheste yürüyüşüne, üzerindeki rahatlığına, her yeri görüyor olmasına dahası atın yelelerinin güzelliğine bayıldı.
Atın yürürken çıkardığı seslerden bu küçük misafirden memnun olduğunun göstergesiydi. Hatta at Mehmet’in halinden anlamış; bu küçük yolcusuyla üzülmesin diye konuşmuştu. Mehmet’e söz verdi, yarın bütün gün ormanı gezdirecek hatta ileride annesine bile götürecekti. Sabah ilk iş suya gideceklerini, güzel bir pınarın başında sular koca koca bidonlara doldurulurken beraber ağaçların arasında dolaşacaklarını kişneyerek söyledi. Daha sonraki günde ise komşu köyde yaşayan diğer halasına, patikalardan, uçurum kenarlarından korkusuzca geçip gideceklerini de söyledi. Halasında akşama kadar kalacaklarını isterlerse orada yatabileceklerini de söyledi. Bir de isterse keklik avlamaya gideceklerini, onları canlı yakaladıklarında kafeste besleyebileceğini, kekliliklerin ötüşünün ne kadar güzel olduğunu da söyledi. Bütün bu sözlerin heyecanına kapılan Mehmet daha da rahatlamıştı.
Eve geldiklerinde Mehmet indirilirken atın son sözleri " Merak etme, annene kavuşacaksın ama o güne dek artık ağlamak yok." Söz verdi Mehmet bu güzel ata, ağlamadı annesi gelene kadar. At da sözünde durdu. Mehmet'i sırtında taşıyarak köylerde ve ormanlarda, patikalarda ve uçurum kenarlarında; güneşin batışına doğru akşam serinliğinde yelesini savurarak güzelce gezdirdi.
Mehmet Özcan Yasdıbaş
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder