30 Ekim 2022 Pazar

HARBİ HACI MURAT

 


 

 

1980’lerin sonunda bir yaz hatırasıdır

 

Kendimi bildim bileli kapının önünde dururdu. Pek kullanılmazdı babam. Ayda yılda bir komşunun biri acil hasta için kapıya gelir, babam da hiç ikiletmeden anahtarını verirdi arabanın. Yeşil rengi, duruşu beni hiç cezbetmezdi. İzlediğim Amerikan filmlerinde gördüğüm arabalar gibi değildi bir kere. Onlar gibi geniş, onlar gibi devasa, onlar gibi alımlı... dikdörtgen bir görüntü ve dört tekerlek. Hele adı, en çok da ona bozulurdum.

Beşinci sınıfın yazı, ortaokula başlayacağımın heyecanı ile koca bir yaz denize gitmiş, her seferinde bisikletime atlamış ama izlediğim meşhur dizi “Kara Şimşek ”in konuşan arabasını kullanıyor hayaliyle günlerimi geçirmiştim. Kapının önünde duran yeşil ucubeye bakıyor bir de izlediğim dizideki “Kara Şimşek”i düşlüyordum. Bizim kutu gibi olan arabamız vardı- en nihayetinde herkes- benim dışımda herkes lafı açıldığında ondan övgüyle bahsederdi. Anlam veremezdim çünkü arabamızın bir defasında resmini yapıp kırmızıya da boyasam yine gözüme güzel görünmezken simsiyah “Kara Şimşek”i çizerken bile zevk alırdım. Sanırım ilk estetik duygumu da o zaman kazandım. Şekli olmalı bir aracın diye beynime kazıdığım bu fikir, ilerleyen yaşımda hep spor araba sevgisini güdülemiştir. Hala spor araba dışında olanları beğenmez, şeklinden dolayı çoğuna burun kıvırırım.

Anahtarı hep evdeydi ucubenin. Olur da babam, dışarda ya da görevde olduğu vakit bir konu komşunun ihtiyacı olursa eğer acil işlerine faydalı olsun diye anahtar vitrin çekmecesinde dururdu. Kaç kez doğuma gitmiştir. Ayılıp bayılan kaç insanı zamanında hastaneye iletmiştir, der dururdu babam. Babamın kullandığına dair anılarım bile sınırlıdır. Hatırlamıyorum diyemem ama nedense şoför mahallinde başkalarını çok görmüşümdür. Ortaokula yürüyerek ya da havalar iyiyse bisikletle giderken çok denk gelmişimdir arabamızın yanımızdan son sürat geçip gidişini. Bir seferinde yaşlı bir amcanın ömrü son bulmuş bizim arabada. Dediklerine göre adam zaten ölmüş ama bir umut hastaneye yetiştirme gayreti ile bizim araba alınmış. Ne denirse densin uzun süre arka koltuk beni ürkütmüştür.

Hatırladığım bir yarıyıl tatilinde ailecek Adana’ya gittik. Babam da yıllık izin almış Amanoslardaki baba köyüne dek bu ucube ile yolculuk yapmıştık. İşte o vakit- çocukluk işte- şehir merkezine girip de bulvarları ve caddeleri arşınlarken arkada iyice büzülmüş kimsenin bu arabada beni görmesini istememiştim. Gördüğüm onca farklı araba modeline hayranlıkla bakarken içende bulunduğum ucubenin iticiliği beni utandırmıştı.

Ortaokul son sınıf yazıydı liseye başlayacaktım. Ben, ucube ile ilgili bir kez olsun sıcak bir şeyler hissetmemiştim.  Kanım hiç ısınmamıştı yani. Oysa öylece dururken evin önünde herkese iyiliği dokunan bu metal yığını, bir kez benim bile benim gönlümü almamıştı. Ama kaderin güzel bir sürprizi bizi ilk kez barıştırsa da ayrılığı hemen ardından vermişti.

Beş küçük lojman ve önünde geniş bir oyun alanı olan bir yerde oturuyorduk. Yaz boyu burada denize gitmediğimiz zamanlarda lojman çocuklarıyla top oynardık. Kahvaltılar yapılır birer birer lojmanlardan çıkılırdı. Topu olan gelirse neşemiz başlardı. O gün de bir iki çocuk alana geldik, diğerleri eksik top oynamaya başladık. Zaten sesimizi duyan gelir, oyuna dâhil olurdu. Böyle böyle birkaç sefer eşlemeler değişir, oyun yeniden kurulur harala gürele oyun neşesinden bir şey kaybetmeden zaman geçerdi. O gün ilk çıkan ben, Hakan ve Ömer’di. Ömer’in topu yeniydi, onun için topa oldukça nazik davranıyorduk. Bir anda eskimesin ya da patlamasın hatta hızla vurulduğunda ve dengesiz bir vuruşsa bu, mutlaka lojman camlarına denk gelip zarar ziyana sebep olurdu. Bir de bizim ucube vardı. Onun da zarar görmesi demek akşam babama ağır hesap vermek, demekti.

Her şey yolunda… üç arkadaş ayakta top sektirmeyle başlayan oyuna kendimizi kaptırmıştık. Artık akrobatik hareketlere sıra geldiğinde röveşata hareketini tek tek deniyorduk. Topa daha iyi vuruş yapmak maksadıyla sırası gelene topu elimize atıyor ve hareketin yapılması ile sıra el değiştiriyordu. Kaleden çıkıp da röveşata atma sırası bana gelince ki kaç kez attık o gün, ama kader sarmalı başlıyordu. Hakan topu biraz havadan bana doğru atınca abartılı bir şekilde yükselmiş olmalıyım ki yere dolu bir çuval gibi düştüm. Sol kolum düşüşteki dengesizlikten dolayı vücudumun altında kaldı. Anlık bir ağrı hissetim ama bir şey olmadı duygusu ile öteledim bu ağrıyı. Ancak doğrulmak isterken kollarımdan beklediğim desteği alamadım. İşte o an ağrı tüm zihnimi kapladı. Dayanılmaz bir hal aldı ki bastım çığlığı “kolum, kolum !” diye. Bir yandan da ağlamak istiyordum. Hele de Hakan ve Ömer’in bana, düşüş şeklimden olsa gerek güldüğünü görünce sinirden daha da fazla ağlamak geldi içimden. Kalkamadığımı ve ağladığımı gören Hakan ve Ömer beni doğrultup kalkmama yardım ettiklerinde yüzlerinin bir anda ciddileşmesi ve irkilmeleri beni korkuttu. Hem ağrı hem sinirlilik hem de korku tüm ruhumu kapladı. Üçümüz de bir anda koluma bakıyorduk. Kolumun şekli değişmiş, kolum bilekten itibaren şişmiş ve de ucubeleşmişti. O an inanılmaz bir korku dışında ne ağrım vardı ne ağıtım. Üçümüz de sus pustuk. Ömer topunu alıp kendi lojmanına gitti. Hakan donakaldı ben de hemen lojmana yöneldim. Bir an önce eve girip yatmayı, uyuyup uyandığımda bunun geçeceği inancıyla yatağa girip üstümü de örtüp uyumaya kalktım.

Annemi korkulu gözlerle başımda görene dek bir ağrım sızım yoktu. Üzerimdeki örtüyü kaldırıp da kolumun halini ikimizde görünce kızılca kıyamet koptu. Annem vitrin çekmecesinden ucube arabanın anahtarını alıp dışarı çıktı. On dakika geçmeden geri gelip beni hazırladı bir tülbentle kolumu boynuma astı. Kapıya çıktığımızda ucubede tanımadığım bir adam, şoför mahallinde bizi bekliyordu. Beklemeden arka koltuğa annemle oturup yola koyulduk. Köy çıkışında babam ve mesai arkadaşlarına denk geldik. Annemi arabadan indirip geri yollayan babam şoförün yanına oturup yola devam ettik. Yolda ne oldu diye bir kez sordu, koluma baktı; kallavi bir küfür sallayıp şoförle konuşmaya başladı. O gün ilk kez ucube içindeyken acıdan koltuğa sinmiştim. Hatta yolun ilerleyen bölümünde sağıma yatık uzanır halde hastaneye gittik. Kolum alçıya alınıp ağrı kesicilerle eve yollandık yeniden. Ağrım azalmış olsa da eve gidince hesap verme korkusu içimi kaplamıştı. Hem şoför hem babam rahatlamış yolda arabayı babam kullanırken sohbet ede ede ben yokmuşum gibi köye dönüyorduk. Adının Mahmut olduğunu öğrendiğim köyün kahvecisi “bunu sat be Ormancı “ dedi. Babam “ ne diye satayım Hacıyı, bak elimiz ayağımız olmasaydı kapı kapı gezip araba arayacaktı bizim hatun.” Kaç model bu? Şahin al Doğan al, konforlu konforlu binersin. “ “ 74 model bu hem de gerçek hacı” diyen babamla Mahmut Amca gülüştüler. Hacı kelimesi takıldı aklıma. Adını biliyordum ucubenin “Hacı Murat“ derdi herkes ve yeşil olması da dalga konusuydu. “ hacı ” dediklerinde ben yeşil renginden kaynaklandığını sanırdım. Ama babam şimdi “harbi hacı bu araba!” deyince bilmediğim başka bir şey olduğunu anladım.

Eve dönene dek bol bol ucube hakkında konuştular babamla Mahmut amca. Ben etrafı seyre daldım. Ama o gün ne de hızlı geçmişti. Ne ara kolum kırıldı, ne ara alçıya alındı, ne ara eve yaklaştık anlamadım. Her şey bir anda oluvermiş duygusu ile lojman önüne park edilirken kapımı Hakan açtı. Korku dolu gözlerle bana ve alçıya alınmış koluma bakıyordu. Hemen ardından irili ufaklı tüm lojman çocukları başıma üşüştü. Her biri geçmiş olsun diyor bir yandan da alçılı koluma merakla bakıyorlardı. Annem gelip kalabalığın içinden beni çekip aldı. Yanaklarımdan öpüp kolumla ilgili babama sorular soruyor babam gayet rahat cevaplar veriyordu. “yaramazlığın sonu ne olacak, iki yerden kırık varmış” dedi ama bende bir utanma hâsıl oldu. Biz yaramazlık mı yaptık, hayır, sadece top oynuyorduk, ucube şahitti.

İçeri girerken dönüp ucubeye baktım, sessizce duruyor o da bana “seni yaramaz” der gibi bakıyordu adeta. Akşam yemeğinden sonra babam yanıma gelip ağrım olup olmadığımı sordu. Başımla yok dedim ama “harbi hacı bu araba” konusunu sormak için can atıyordum. O ara anneme dönüp “ çok ses veriyor araba, elden çıkarmanın vakti geldi. Yenisini alamayız ama masrafsız bir tane bulursak alıp koyalım yerine bak bugünkü gibi bir şey olursa kapıda araba olması şart.” Dedi. Annem onaylayınca söze girdim “baba neden hacı diyorlar buna?” Dedim. “Satın aldığım adam hacıydı. Bununla hacca gidip gelmiş akrabaları ile. Hem adamlar hacı olmuş hem de araba. ee kolay değil Adana’dan taa Mekke’ye gidip gelmiş bu araba.” İşte o zaman saygımı kazandı ucube. Hacı murat demelerindeki hikmet de bu araba modeliyle hacca gidildiğinden millet adını bu şekilde yakıştırıp onu sevmiş. Ve bizim ucube o hacı olan muratlardanmış, şimdiye dek konu komşunun acil işlerinde hareket eden bugünde benim kırılan kolum için koşturan “Hacı Murat”ı artık ben de sevdim. O akşam hafif bir ağrıyla uykuya dalmadan önce onu sürdüğümü ve uzak diyarlara gittiğimi ilk kez hayalini kurdum.

Kolum askıda sıkılırken bir gün arabanın anahtarını alıp şoför mahalline geçip sağ elimle direksiyonunu kavradım, hayali sürdüm. İçindeyken barıştığımızı hissettim. Farklı bir kokusu vardı. İçinde sigara içildiğinden olsa gerek karışık motor ve sigara dumanı kokusu. Uzunca oturup sıkılmadığımı hatırlarım. Hayali ne kadar sürdüm Allah bilir. Hatta arada bir bana “Kara Şimşek” gibi gelirdi. Bir sabah kalktığımda kapıda yoktu. Demek konu komşu aldı, diye düşündüm. Akşam babam geldiğinde yüzü asıktı. Anneme anlatırken duydum ilçeye giderken önlerine birden bir at arabası çıkmış.  At arabasına arkadan çarpmışlar. Allah’tan kimseye bir şey olmamış ama ucubenin ön tarafı kazadan dolayı berbat bir hal almış. Tamirciye götürülmüş masrafı çokmuş babam da hurda niyetine ustaya satmış. Son bir defa binmeyi nasıl da isterdim. Kolum alçıdan çıkınca gerçekten sürmeyi hayal ediyordum. Ayağım pedallara yetişiyordu ve boş olan köyün futbol sahasında herkes gibi sürüş denemesi yapabilirdim. Belki birçok anımda kahraman olacaktı. Olamadı. Tam sevmişken ucubeyi böyle ayrılmamalıydık.

O satıldıktan sonra babam bir daha araba almadı. Ben bisikletime kaldım. Kapımıza gelen giden de olmadı. Sadece bazen konusu açıldığında “Harbi Hacı Murat” hayırla yâd edilirdi. Doğumları, ölümleri, düğünleri, sünnetleri ve kolum kırıldığında beni nasıl hastaneye yetiştirdiği özlemle dile getirilir.

Ve ne zaman bir yerde “Hacı Murat” görsem kibarca selamlarım başımla, bir daha göremediğim bizim “Yeşil Hacı Murat”ı görürlerse selamlarımı iletmelerini rica ederim.


2 yorum:

  1. Kalemine sağlık hocam. Okumadım yaşadım adeta.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ne mutlu o zaman bana ki bu kurguya güzel bir gerçeklik verebilmişim. okuma ayırdığınız zamana ve beğeninize yürekten teşekkürler.

      Sil