Yüreği kabarmaya görsün annem; hemen bir ağıt yakar, uzun
sayılmayacak süre gözyaşlarını dökerdi. Eğer rahatladıysa içini boşalttıysa
kabaran yüreği dinginleştiyse mutfağa geçerdi. İşte o zaman midemiz bayram
ederdi. Bol nişastalı bir kek ya da kurabiye yapardı. Bu sefer de yaptığı
kekler, pastalar nişasta ile kabarır ağzımıza layık bir hal alırdı.
Biz üç kardeş annemizin bu haline alıştığımızdan olsa gerek
normal zamanlarda misafirler için ya da mutfağı yeni yeni seven, ortancamız,
Zeynep'in isteğini kıramadığından yaptığı kekler hiç istediğimiz gibi olmazdı.
Kabarmazdı ki " Nişastası yerindeydi neden böyle oldu" dese de annem, biz üç kardeş bilirdik işin sırrını. O gün yapılan pastadan önce annemin yüreği
hiç kabarmamıştır da ondan.
Evden ayrılıp da üniversite için okumaya gittiğim şehirden
ne zaman dönsem bir Şam tatlısı, limon kabuğu rendelenmiş kek, ya da tarçınlı
kurabiyeler - kömbeler- hep sönük ve görüntü yönünden itici bir şekli olurdu.
Öncesinde haberli gelişlerimi sürprizlere çevirerek o güzelim tatlara yeniden
ulaştık. Ne garip, anneme kaç kez
söyledim oysa. “Senin yüreğin kabarmazsa
keklerin de kabarmıyor.” diye. Ve suçu yok nişastanın. Oran ne az ne fazla hep
kararında olduğunu, sadece vaktin yanlış
olduğunu kaç kez söyledim. Kardeşlerim de söyledi. Nedense bizim yokluğumuzda
hep güzel oluyormuş da biz takmışız kafaya bir uğursuz düşünceyi, ondan
kabarmazmış kekleri, pastaları ya da güzel olmazmış kömbeleri. Tartışmaya gerek yok haklı da olabilir. Komşu kadınların
annemin yemeklerini ya da pastalarını kaç kez övdüğüne şahit olmuşuzdur
kardeşlerimle. Kısacası habersiz gelişlerimle sürpriz yaptığımdan gözleri
anında dolar, doğal olarak yüreği evlat özlemiyle yanıp tutuştuğundan
"yüreği kabarır" ve akşam yemeğinin ardından güzel pastalara ailecek
kavuşurduk.
Son sınıfta kredi yurtlardan eve çıktık. Selim, Hakan ve
ben; üç kafadar iki odalı, giriş kat, şirin bir apartman dairesi kiralayıp
memleketlerimize yollandık. Dönüşte üçümüz de kendi özel ihtiyaçlarımıza uygun
eşyalarla döndük. Selim, bizden farklı olarak annesinin eski elektrikli
fırınıyla döndü. Aklında yapacağı tavalar ve lezzetli yemekler varmış. Bir ay
geçmesine rağmen hâlâ bir tepsi yemek sürememiştik fırına. Fırın çalışıyor mu ondan
da emin değildik. Ama namını çok dinledik Selim’den. Annesi neler neler
pişirmemiş bu emektar fırında. Bize nasip olacak mı derken Hakan, bir cuma
akşamı elimde koca bir tavukla çıkageldi. Üçümüzde ayrı okullara staj
için düşmüş gün boyu birbirimizi hiç görmemiştik. Akşam yemek nöbeti Hakan'ındı, bu yüzden menüyü biliyorduk: bol salçalı makarna. Hakan şehrin dış mahallesi
sayılabilecek bir semte öğretmen stajı için gittiğinden öğrencileri bizlerinkine
göre daha garibandı. Hakan’ı seven bir öğrenci, ailesine ne kadar bahsettiyse
artık. Öğrencinin annesi okul çıkışında Hakan’a beslediği tavuklardan birini
kestirip getirmiş. Hakan da ne yapacağını bilmeden aldığı tavukla doğruca eve gelmişti.
Sağ olsun öğrencinin annesi bir güzel temizlediğinden Selim fırsat bu fırsat, diyerek tavuğu hazırlayıp fırına sürüvermişti. Fırında tavuk, hayalini bile
kuramazken o an mutfakta pişiyor olması inanılmaz bir rüya gibiydi. Tabi her
rüya gibi bu güzel anda kötü bir şekilde bitecekti. Herkes bir işle meşgul
olduğundan yanık kokusunu alana kadar fırın ve tavuk kimsenin aklına gelmemişti.
Ben bitirme tezimle meşguldüm. Hakan wolkmanle müzik dinlerken Selim - güya aşçımız-
telefonda evlilik hayali kurduğu sevgilisiyle muhabbete dalmıştı. Ki muhabbetinin
konusu, ballandıra ballandıra anlattığı fırında tavuktu. Anlattığına lafım yok
da taptaze köy tavuğunun kömür olmasını üçümüz de hazmedemedik. Giriş katta olmanın
dezavantajı ise kapıcının yangın mı çıktı evde diye gelişiyle ortaya çıktı. “Fırında
tavuk vardı, yaktık acemilikten.” desek de bize inanmamış, içeri girip mutfağı kontrol
etmişti. Gülerek evden çıkarken kapıcı yanmış tavuğu sabah kendine verilmesini
istedi. Kedi-köpek sevindirecekmiş. Olsun, hiç olmazsa onların karnı doysun.
İlk fırın deneyimi acı sonla bitmesi hevesimizi kırmadı. Harçlıklar
gelince kendimize biraz korku biraz heyecanla mükellef bir sofra kurduk. Tavuk
bu sefer kıvamında pişmiş Selim'in annesinden aldığı tarif tam tutmuş, tavuğun
lezzetine doyamamıştık. Sonra sayısız, fırında tavuk yaptık ki fırının dilinden
de anlıyor olmanın tecrübesiyle misafir bile ağırladık. Sonra kimin canı
fırında bir yemek çekse yakın arkadaşlarımızdan, malzemeleriyle gelip hem
onların hem bizim mide bayramı ettiğimiz nice günler de oldu.
Bir akşam, nisan başı yine fırında patatesli tavuk kanat
faslından sonra Selim’in aklına kek yapma fikri geldi. Selim fırın ve tavuk
tecrübesi ile kendini iyice gurme sanıp “mutfak paşası” ilan etmişti. Yapılan her yemek
derbi maçlardan daha çok anlatılır olmuştu ortamımızda. Dinleyenlerin içinden güldüklerine
emindim ama Selim'in umurunda değildi. Selim ve fırın varsa mutfakta paşa oydu.
Mutfak paşası, bizim de dilimize pelesenk olmuş okulda Selim demeyi bırakmıştık ona.
Tanıyan herkesin de bize uyduğunu görüyorduk. İşte bu yüzden kek fikrine ne Hakan ne de ben sıcak bakabildik. Bu Selim'in boyunu aşardı belki. Hele de
benim kek, pasta tatlarında annemden başkasını tanımamam, bu fikri ilk elden
savurmama neden oldu.
Paşa bu, kimi dinler ki artık. Birkaç gün sonra kek
malzemeleri ile çıkageldi Selim. Hakanla kayıtsız kalamayıp yardıma karar
verdik ama ekstra bir bilenden de yardım almalıydık. Hakan, sınıf
arkadaşlarımızdan Elif ve Serap'ı; Selim'den gizli eve davet edip onlardan içine düşeceğimiz
bir faciadan bizi kurtarmasını rica etti. Sağ olsun kızlar fırında yemek
fasıllarında birkaç kez misafirimiz olduğundan kırmadılar bizi ve tamamen tesadüfmüş
havasını da iyi oynadılar. Ancak "mutfak paşası" inat çıkınca kızları mutfağa sokamadık.
Biz dört arkadaş kâğıt oynarken mutfaktan harika kokular gelmeye başladı. Hepimiz
şaşkındık Selim ise paşa. Kokulardan anlaşılacağı üzere güzel bir kek bizi
bekliyordu. Çay da demlenmiş servis için bardaklar hazırdı. Kokudan şüphemiz
yoktu, böyle güzel kokan kek nasıl kötü olabilirdi ki... Bir şeylerin ters
gittiğini "mutfak paşası"nın hiç sesinin çıkmamasından anladık. Kokunun yayılma
anında övünüp duran Selim mutfakta sessizce duruyordu. Yanına gittiğimde beni
gülme tuttu. Kokusuna hayran olduğumuz kek tepsinin dibinde hiç kabarmamış
hatta tepsinin ortasına doğru büzüşmüştü. Kıyamadım Selim'e ama gülememe de bir
türlü engel olamıyordum. Aklımda ise annem vardı.
-II-
Mayıs başı bütün şehir akasya kokuları ile adeta baharı
ruhumuza işliyor. Kaldırımlarda hem gölgelikler hem insanı kendinden alan koku
rayihası mayısı daha da sevdiriyordu bu şehirde. Masal gibi bir mayıs dört yılımı
şenlendirmiştir. Okuldan eve gelirken bu kokuyu her hücreme yeniden zerk
ederken başka bir kokuyla irkildim. Pastane önünden geçtiğim vakit bu güzelim
kokuların nedeni belli oluyordu. Gün boyu ayaküstü geçiştirdiğim kahvaltıyla
durduğumdan midem kazındı. Elimi cebime atıp bozukluklardan bir iki simit ve
poğaça alıp yiyerek evin yolunu tutmaya niyetlendim. Ama evdeki fırın ve zulada
duran un aklıma gelince "Neden poğaça yapmayayım?" diye düşünmekten kendimi
alamadım. Mutfak Paşası hep mutfağın hâkimi olacak değildi ya. Ama önce annemi
bir aramalı, poğaça tarifi almalı, anlattıklarını iyice aklımda tutmalıydım.
Tabi, poğaça yapım aşamasında da sık sık arayarak işi garantiye almalıydım.
Adımlarımı hızlandırıp tüm güzel kokuları geride bırakıp eve attım kendimi.
Evde kimse yok, herkes dışarda; bu da hem elimi ayağıma
dolandırmaz hem de huzurla işe girişebilirim demekti. Unu buldum önce. Yumurtaların
sayısı da yeterli idi. Geriye annemi aramak kaldı. Ev telefonuna kardeşim
çıktı, kısa bir muhabbetten sonra anneme poğaça tarifini sorunca kadıncağızı
bir gülme tuttu. “Ver parayı, git kendine pastaneden al, oğlum. Uğraşma, senin
eline yakışmaz.” dese de hevesimi diri tuttuğumdan ısrarıma dayanamayıp tarifi
verdi. Telefonu kapattığımda aldığım tarifin içinde eksik malzemeler çıkınca
marketin yolunu tuttum. Süt, kabartma tozu ve mısır nişastası; evdeki peynire kıyamadığım için ekstra peynir ve yanına maydanoz alıp eve döndüm. Un, yağ, süt, kabartma tozu ve
nişasta ellerime gerçekten yakışmıyordu. Mutfak şimdiden batmıştı. Bir yandan
karıştırma, çırpma yapıyor bir yandan annemin tarifini okuyor bir yandan da
yapamama korkusuna kapılıyordum. Fırına tepsi sürmeye benzemiyordu bu iş. Tezgâh
ve üstüm başım ve dahi mutfağın her köşesi unla kaplandı. Hamur kısmının yoğurma
faslı bitince kısa bir temizlik yapmak şart oldu. Tezgâhı temizledikten sonra
tarife uygun bire bir ölçülere göre poğaçanın içini kabaca hazırladım. Çatalla peyniri
ezsem de hala iri iri duran peynir parçalarına sinir oldum. Maydanozları
doğramak ise hepsinden beterdi. Devamlı elimin altından kayan, istediğim
incelikte doğrayamadığım maydanozlar benim mutfak adamı olamayacağımın
kanıtlıyordu. Maydanozla peyniri hınçla harmanladım, kesme işlemindeki sinirim
geçti. Poğaçanın içi de hazırdı. Tarife göre hamurun kabarması gerekti. Hamur
olduğu gibi duruyordu. Hamura zaman vereyim diyerek mutfaktan çıktım. Ders
notlarına dalmak iyi fikirdi. Hem çalışmış olurdum hem de hamurun kabarması
için gereken zamanı sıkılmadan geçirebilirdim. Makaleler, makaleler son sınıfın
angaryası…
Kapıdan gelen seslerle irkildim, saate bakınca iki saati
devirmişim makaleler arasında. Gün bile dönmüş akşamın kızıllığı camdan son bir
aydınlık olarak odaya sızıyordu. Selim ve Hakan aynı anda evdeydi. Selim-
Mutfak Paşası- direkt mutfağa dalınca bir kahkaha patlattı. Hemen ardından
Hakan’ın da dalga geçme faslı başladı. Poğaça uğuruna dediklerinin hepsini
göğüsledim. Göğüsledim ama iki saat boyunca kabarmasını beklediğim poğaça
hamuru gardımı düşürdü. Sinirlenip salona, notlarımın başına söylene söylene
geçip oturdum. Hakan, gülerek yanıma gelip bu işin nerden estiğini sorunca günü
özetledim. “İyi ki bir fırınımız var, ikiniz de gurme kesildiniz başıma.” diyen
Hakan haklıydı. Bir poğaça hevesi ile mutfak gurmeliği benim ne haddimeydi.
Hakan’ın nöbeti malum makarnaya talip olup akşam yemeğini hallettikten sonra
küstüğüm poğaça hamuruna baktım. Hala ilk yoğurduğum gibi… Annemi pişmanlıkla
arama zamanıydı. Telefonda bir de annemin gülmelerini savurduktan sonra
anladığım el ayarımın olmadığıydı. Haliyle hamur da kabarmamış, istediğim
poğaçaları yapamayacaktım. Annem yine de poğaça içi ziyan olmasın diye küçük
hamur yumakları yapmamı ve fırına yapacağım poğaçaları sürmemi istedi. Hakan,
Selim ve ben tek elden dalıp annemin tarifinden ziyade denk geldiğim zamanlarda onun nasıl yaptığını hatırlayarak bizimkileri yönlendirdim. Farklı boyutlarda bir
tepsi poğaçayı hazırlamıştık. Ve peynir, baya bir iç arttı. Evdekiler yine
gülerken ben sinirlendim bu duruma.
Pişen hamurun kokusuyla yine içimiz güzelliklerle doldu. Ama
bu koku yanılmasına alışıktık. Fazla da bir şey beklemiyordum fırından çıkacak
olanlardan. Piştiğini düşündüğümüz poğaçaları fırından çıkarıp sıcak tepsiyi tezgâha merakla bırakıp beklemeye koyulduk. Çaylar eşliğinde benim
mutfak maceramın gırgırını yapıp durduk. Artık sinirlenmiyor, kendi halime ben
de içten bir neşeyle gülüyordum. Selim kasıla kasıla mutfağa geçip poğaçaları
servis etmeye, Hakan da çayları tazelemeye koyuldu. Hepimizde muzip bir halde
merak vardı. Selim’in kek hevesinden beri hamur işi yapılmamıştı evde. Ah, o
kadar peynir de boşa gitti. Çaylar ve poğaçalar önümüzde duruyor kimse ilk
olmak için adım atmıyordu. Hafiften gülüşmelerimiz başlamış, poğaçaların
pişerken aldıkları şekillerle dalga geçiyorduk. Ben elime aldığım poğaçayı vosvos’a
benzetmiş hemen bir yaz hayali kurup vosvos'la gezilerimi anlatmıştım bile. Hakan elinde tuttuğu
poğaçanın sertliğinden dem vuruyor “Kavgada iyi işe yarar bunlar.” derken Selim
“Uzaydan bir göktaşı atmosfere doğru hızla yaklaşıyor.” diyerek dalgasını
geçerken NASA’nın yarın incelemelerde bulunmak üzere büyük bir ekip yollayacağını
da ciddiyetle ekliyordu dalgasına. Sonunda Hakan üçten geriye doğru sayıp poğaçaları
aynı anda ısırmayı teklif etti. Üçççççççç, ikiiiiiiiiiiii, birrrrrrr…. Sadece
gülüyorduk çünkü geri sayım bitiminden sonra kimse ısırmaya, poğaçaların tadına bakmaya
niyetlenmemişti. Selim “ Yarın bunları ıslarız, sokak hayvanlarına veririz.” sözünün üzerine Hakan “Bunları üç gün suda bekletmek lazım, anca yumuşar. Kedinin, köpeğin ne
suçu var, yiyemez garibanlar.” sözüne birazcık alındım ama gülmek her şeyi
unutturuyordu. Sahi ya kuşlara bıraksak onlar da yemeye tenezzül ederler miydi?
Son karar, yapan ilk tadan olacak kararı ikiye bir oyla kabul edilince kaçınılmaz son
diyerek ilk ısırığı attım. Isıramadım… Yeniden bir gülme aldı üçümüzü. Hakan’ın
kalkıp mutfaktan çorba kâsesine doldurup getirdiği çayı görünce gülüşmelerimiz
katlandı. Elinde tuttuğu poğaçayı çorba kâsesindeki çaya banan Hakan, ısırdığı
poğaçadan dişi kırılmış taklidiyle işi iyice muzipliğe bıraktı. İlk parçayı
koparıp çiğnemeye başladığım kaskatı poğaçada ne tat vardı ne de tuz. “ Tuz
yok” diye bağıran Selim’e Hakan kahkahasıyla eşlik edince hiçbirimiz poğaçaları
yiyemeden bıraktık gerisini. Mayıs bitene kadar her ortamda dalgası olan bir poğaça
vakası beni sınıfta ve diğer öğrenci ortamlarında baya ünlü yaptı. Aklımda yine
annem vardı, onu dinlemeliydim.
-III-
Mezuniyet balosunun ardından öğrenci evimizi dağıtmadan
kendimize bir şölen çekelim fikri ile bir haftadır kıvranıyorduk. En sonunda
Selim’in fikrinde karar kaldık. Bizden bir şölen çıkmayacağı kesindi. Selim,
dört yıl boyunca dostça sürdürdüğümüz sınıf arkadaşlığını da bir nevi
taçlandırma adına öğrenci evimize annelerimizi davet edip kapanışı hakkıyla
yapmayı bize kabul ettirdi. Annelerimizi evimizde ağırlarken başımızdan
geçenleri onlar da gülerek dinlerken hatalarımızın hepsini yaptıkları
açıklamalarla bize gösterdiler. Belki bundan sonra meslek hayatımızda bekar
geçecek günlerimizin yemek ve mutfak sorunu olmaması için bu tüyolar lazım
olacaktı. Okurken ev arkadaşlarımızdan ailelerimize bahsettiğimizden anneler
yabancılık çekmeden ve de bizden daha çabuk kaynaşarak kapanışımızı
güzelleştirdiler. Ama önce şehri bir güzel gezdirdik onlara. Şehrin en güzel
yerlerinde ağırladık. Diğer arkadaşlarla tanıştırıp mezun yemeğine şehirde
kalan tüm arkadaşları davet ettik. Evimiz küçük olduğundan ve de çağrılan insan
sayısı fazla olması şehrin mesire alanında devasa bir piknik artı yemek
şölenin etkinliğine döndü planımız. Üç farklı ilin yemek türü iki gün öncesinden siparişlerin
hazırlanmasıyla başladı. Etli yemekler, börek ve poğaçalar, kekler, sulu yemekler...yok yoktu yemek şölenimizde. Hakan ve Selim’in annesini bilmem ama benim
annemin sırrını bildiğimden. Sabah erkenden tüm okul yılları boyunca başımdan
geçen en ajitasyon sayılabilecek anılarımı sıraladım anneme. Maksadım onun
yüreğini kabartmak ve ardından mutfağa sürmekti. Bu hamlemde başarısız oldum
çünkü benim acı dolu o anlarım annemin “Ah akılsız kuzum, vah safım.” ifadelerinin
ardından halime gülmesiyle sonuçlanıyordu. Bize katılan Hakan ve Selim'in anneleri de
gülüşmelere eşlik edince sabah sabah ev fıkraları aratmayacak anlatımlara sahne
oldu. İkinci planım da Hakan ve Selim’in kendi acılarını- bize göre
tabi- annelerimize anlattırmaktı ama onlarınki de komedi maceralarını andıran durumlara dönüştü. Neşemiz boldu
ama annemden şüphem olmasa da işi garantiye almaya çalıştıkça gülmekten başka
bir şey yapamıyorduk. Sonunda pes ettim. Annem benim ya, neler yapmaz ki boşuna
evhamlanıyorum, diyerek olayı tamamen akışına bıraktım. Güzel bir kahvaltıdan
sonra üç anne mutfağa heyecanla daldı kolay mı en otuz kişilik yemek
hazırlanacaktı. Çeşitleri de bol olunca zahmet de büyüktü. Selim hocalardan
bazılarını da davet ettiğini o an söylevlerince bizim evin halleri büyük bir
lokantanın mutfağını aratmadı.
Öğle vakti gelip çattığında tüm leziz yemekler, börekler,
pastalar neredeyse hazırdı. Ben mutfağa hiç girmedim. Selim ise mutfaktan hiç
çıkmadı. Fırın hiç soğumadı. Hakan, yemekleri yiyeceğimiz yeri en yakın
arkadaşlarımızla hazırlamaya gitti. Arada getir götür işlerinden arta kalan
zamanlarda meraktan çatladım. Birkaç kez annemi gözü yaşlı görsem de mutfakta, soğanların acımasızlığına yordum. Son bir kez da daha bir şey lazım diye mutfak
kapısından baktığımda üç kadının da gözyaşları içinde bir yandan son
hazırlıkları yaptıklarını bir yandan bizlerin küçüklüğümüzden bu hale
gelişlerimizi anlatıp durduklarını gördüm. Üçünün de yüreği kabarmış anlattıkça
coşup ağlamışlardı. Bu da demek oluyordu ki benim adıma yemekler kesinlikle
mükemmeldi. Kusursuz bir şölen artık garanti idi.
Hakan’ın staj yaptığı okulun servisi kapıda belirince bütün yemekler özenle minibüse yerleştirildi. Anneler ve biz üç arkadaş minibüste yerimizi alınca doğruca mesire alanına yollandık. Hakan iş bitirici özelliğini konuşturmuş ummadığım bir masa düzeniyle harika bir sofra hazırlanmasını sağlayacak ortamı hazırlamıştı. Masalarda en yakın arkadaşlarımız ve davet ettiğimiz hocalar hazırdı. Sazını, gitarını alıp gelenler de vardı, sevdiği kızı ya da erkeği getiren de. Sayı davet edilenlerin baya üzerindeydi. Yemeklerin lezzetinden şüphe duymayı tam bırakmışken şimdiyse yetip yetmeyeceği telaşı sardı beni. Davetlilere annelerimizle sunduğumuz yemekler herkese yetse de bir kaşık bir çatal alabildiğimiz yemeklerden doyasıya yemek bizlere nasip olmadı. Sazlı sözlü eğlence faslında sadece altı kişi açtı. Orada olan başta hocalarımızın, ardında da arkadaşlarımızın konuşmaları, takılmaları yemeğinin sonunda hepimizi hüzne boğdu. Dört yılın bizlerdeki kabaran yüreklerimizin uzun süre kabarmaya devam edeceğini gösteriyordu veda anında. Önce hocalarımız, sonra çiftler ayrıldı soframızdan, akşama doğru malzemelerin toplanmasında yine Hakan ve onun tayfasının yardımıyla bütün işler halledildi. Gün batmış tatlı bir serinlik eşliğinde altı yüreği kabarık baş başa kalıp bir çay demledik. Selim “ Bu kadar adamı kim çağırdı Allah aşkına. Ben açım, aç aç da çay içilmiyor anne!” der demez gülüşmeler yeniden başladı. Son eşyaları da alıp eve geçtiğimizde annelerimiz evdeki undan, peynirden benim yapamadığım poğaçadan yapınca işte o zaman midemiz bayram etti.
Annem yanımda, annemin kıymetli elleri saçlarımda
ikimizin de yüreği kabarık, gözlerimiz dolu; aklımızda yarınlar... bundan sonra atanıp da gideceğim için ayrılık içimizde kabarıyordu hem de bol nişastalı. O akşamdan sonra hep ayrı
kalacağımızın hüznüyle öylece kalakaldık.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder