Her zaman bir köşeye çekilir aklımı tatile çıkarırdım. Geçmişin
bazı anlarına varıp o anları yeniden baştan sarıp yaşardım. İşte bu üniversite
yıllarımdan beri huy olmuştur bende. Kaçmak, denilebilir ancak bu denli basit
bir tarifi olduğunu kabul edemem. Bu öze dönüşümün, yenilenişimin dahası
yeniden ben olmanın bir vasfıdır, diyebilirim. Ben, benden ziyade benim içimde
yer etmiş yılların ince tortusu altında devamlı yenilenmesi gereken biriyim. Bir
şekilde bu tozların alınması asıl benin yeniden canlanıp şimdiki yılın yeni
versiyonu olarak doğmam demek diye de nitelendirebilirim.
Köşeler nereler? Değişkendir genele vurduğumda sabit bir mekânın
varlığından söz edemem. Bazen yürürken de bu köşelerin manevi hatlarla örülü
alanına dâhil olduğumu söyleyebilirim. İçimde ben, benimle baş başa kalıyorsam
ister hareket halinde olayım ister durağan benim için bir köşeye çekiliş
başlamıştır. Ama özel yerler de talep ettiğim de olur. Sıradan bir deniz kenarı
isterim gün ortası ya da güneşin batımından sonra herhangi bir zaman dilimi kâfidir.
Ya da bir yol kenarında, gelip geçen trafiği gören bir kafe ya da bir pastane
köşesi de olabilir. Böyle deyince aklıma kıvrımlı yollarından ilerlediğim, bir
şehirden diğerine; yokluk içinde varlığını bir hayalet gibi gösteren köylerin
kahvehaneleri de olsa güzel olur diye düşünürüm. Bir defasında rakımı oldukça
yüksek olan bir yerde denize dik bir şekilde paralel uzanan Anamur’un
zirvelerinde bir yerde mola vermiş, uçurum kenarına korkusuzca kondurulmuş bir mekânda
çay içerken ayaklarımın altından denize uzanan yeşilliğin mavilikle buluştuğu
manzarayı izlerken kendimi en güzel köşelerden birinde olduğumu saymış, o anın
hiç bitmemesini istememiştim.
Bir defasında yine Üsküdar sahili, Eminönü’nden bindiğim
vapurun en arkası, Amasra’ya yukarıdan gören bir yerde, Ayaş gölet kenarı,
Arsuz, Kahramanmaraş Kalesi, Silifke Kalesi, Alanya Kalesi, Kaş Patara, İzmir
Kordon, Eceabat, Ankara Kızılay ve yine bir defasında Didim benim kendime
çekildiğim köşelerden olmuş, yeniden arınıp üzerime birikmiş yılların anı
tozlarını silkelemiş taptaze bir ben olarak hayatıma devam etmiştim.
Şimdilerde hala bir köşe arzuladığımda ise kendimi dizüstü
bilgisayarım başında buluyor ve satırların arasında kendimi buluyorum. Yazdıklarım
yeni köşelerim oluyor ve ben kendimi yeniliyorum. Zaman biz insanların her an
yenilikler için imkân sunan en güzel doğal etken. Tabi bu durum geçerlilik
olarak sayılacak sağlam bir etken değil. Köşelerim zaman içinde değişirken
insanların farklı bakış açıları zaman sayesinde ya iyi yönde törpüleniyor ya da
kötü yönde… tabi bu sefer köşeme sindiğim bu vakit zaman kavramı bende şu
satırları doğurdu.
“ Ah bu
zaman nasıl da habersiz geçip gidermiş
Geride kim
kalmış, kim göçmüş, kim unutulmuş
Seherde
esip gecenin karanlığına taht kurmuş
Anayı bebesinden,
canı canandan ayrı koymuş
Ah bu
zaman nasıl da acımadan geçip gidermiş.”
Ve böylece bir köşe günüm de güzel dizelerle son bulmuş oldu….

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder